19.10.2019

DÜNYAYI SARSAN ON GÜN ~ JOHN REED

 "Rusya'nın en alt katmanları kımıldamıştı ve şimdi su üstüne çıkanlar diptekilerdi."


 Çarlık Rusya'nın işçilerinin rejimi yıkıp Sovyet Rusya'yı kurmasını bir Amerikalı gazetecinin gözünden okuyoruz Dünyayı Sarsan On Gün'de. Rus Devrimi, 1917 Ekim Devrimi: Halkın yoksul kesimi ile aydın kesimi arasında bir iç savaş çıkartan devrim. Eğitimli ve aristokratik kesimin devlet için çalışması, maddi durumunun iyi olması ancak köylünün ve işçinin yaşam koşulları altında ezilmesi neden oluyor Ekim Devrimi'ne. Köylü ve işçi de aydın kesim gibi iyi yaşamak istiyor, haklı olarak.

"Riga'nın arkasında bir yerde mevzilenen 12. Ordu cephesine geldiğimizde siperlerde ayaklarında ayakkabı olmayan sıska insanlar gördük; bizi görünce ayağa kalktılar, yüzleri soluktu ve yırtık elbiselerinden soğuktan morarmış bedenleri görünüyordu. Üstümüze atılarak sordular: "Okunacak bir şey getirdiniz mi?" "


 Rusya okuyor. Ama normal bir okuma alışkanlığıyla değil, açlıkla okuyor. Yemek yer gibi, su içer gibi okuyor. Ve böyle böyle yaşıyor kendi aydınlanmasını. Ama köylüleri okuma yazma bilmiyor, hatta devrim yapan askerlerin bazıları bile bilmiyor. Ancak bir dönem Rusya'da okuma çılgınlığının olduğu bilinen bir gerçektir. Devrimden sonra da rejim halkının okuma yazma öğrenmesi için kararnameler çıkarıyor. 


 "Askerler arasında biri şöyle söze başladı: "Yoldaşlar! İnsanların kendi mezarlarını kazdıkları ve bunlara siper adını verdikleri yerlerden sizlere selamlar getirdim!" "


 O zamanların Rusyası da Osmanlı gibi çok uluslu bir karaktere sahip; Kazaklar, Yahudiler vs var içinde. Bu yetmezmiş gibi bir Ruslar kendi aralarında mal-mülk sahibi olan ve olmayan olarak da ayrışmış ve siyasi tutum geliştirmiş halde. Bu kargaşada devrim beklenirken suç oranı da artmış.
 Bolşevikler sınıf devrimini yaptığında aydın Rus ile işçi Rus karşı karşıya kaldı. Aydın kesim, Bolşeviklerin rejimde tutunabileceğine inanmayıp onlara itaat etmeyi de reddetti. Bolşevikler de fiziksel güç kullanmaya başladı. Yoksul halka sırtını yasladı ve onların fiziksel gücünü kullanmaktan da çekinmedi.


"Yeni Rusya, böylece, karanlıklarda patlayan toplar, kinler, korkular ve her şeyi göze almış insanların arasından doğuyordu."


 Devrimden önce bir devlet suçlusu olan Lenin, devrimle beraber zirveye tırmanıyor. Çarlık Rusya'yı devirip Sovyetleri kurarken kaosu minumuma indirmeye çalışıyor. Çok fazla bildiri yayınlanıyor o dönemde Rusya'da. Devrimciler ve karşıdevrimciler olarak bölünmüş durumda Rusya. Bir de tarafsızlar var, ancak çok fazla değil.


"Baskı makinelerinin savaşı başlamıştı, artık... çünkü bütün öteki araçlar Bolşeviklerin elindeydi."


 Aydın kesim fikirlerini fiziksel olarak savunamasa da yazarak savunabiliyor. Tabii kısa bir süreliğine. Bolşevikler iktidara geçince karşıt fikirli gazeteleri kapatıyor. Yine de posta, telgraf ve demir yolu işçilerini ele geçiremiyor Bolşevikler ve ülkede iletişim kopukluğu yaşanıyor. Çok fazla dedikodu ve aslı olmayan korkunç hikayeler anlatılmaya başlanıyor. Bilgi kirliliğinin internete özgü bir şey olmadığını da kanıtlıyor bize.


"Tutukluyu getiren asker, "Olmaz!" diye cevap verdi. "Komutana soralım."

"Komutan, ha?" diye alay etti bahriyelilerden biri, "Peki ne diye devrim yaptık öyleyse, subaylara boyun eğmek için mi?" "


 Halkın boyun eğmekten bıkmış yoksulları Bolşevikleri destekliyor, burjuvazi ise karşıdevrimi yani Kerenski'yi. Bütün Rusya'nın beklediği bir devrim var, ama doğru devrim bu mu? Tıpkı Osmanlı'nın son dönemleri gibi Rus köylüsü-işçisi ile aydını arasında bir kopukluk var. Rus iç savaşı da bu iki gücün mücadelesini oluşturuyor zaten, bir tarafta iktidarı korumak isteyen Bolşevikler diğer tarafta iktidarı geri isteyen aydınlar.

"Kamyonu süren ihtiyar işçi bir eliyle direksiyonu tutarken öteki eliyle uzakta parıldayan başkenti görmek için camı büyük bir jestle sildi.

"Benim!" diye bağırdı. Yüzü aydınlanmıştı. "Artık hepsi benim!" Benim Petrograd'ım!" "


 Burjuvaziyi kesin olarak reddediyor yeni iktidar. Hatta Lenin tarafından düşman olarak adlandırılıyor aydın kesim. Yoksullar arasında kollektivite oluşturuluyor ve mecliste onlara karşı gelene halk bunu istiyor deyip sonra 'kendi kitlesine' dönüp bunu istiyorsunuz değil mi, şeklinde tamamen onaylanmak amaçlı soru sorabiliyor (mecazen). Sosyalizm bilincine tam olarak erişmemiş bir halkla sosyalist devrim yapıyor Bolşevikler.


"Şimdi Rus ülkesinin tek sahibi var: o da işçi, asker ve köylü birliği..."


 John Reed, Harvard mezunu bir gazeteci olarak gidiyor Rusya'ya. Sovyet hükümeti başkonsolosu olarak da Amerika'ya dönüyor. Ancak Amerika bu görevi tanımıyor ve Reed, Amerikan Sosyalist Partisi'ne üye oluyor. Partinin dergisinde yayınlanan yazıları nedeniyle soruşturma açıldığında sahte bir pasaportla Sovyetler Birliği'ne geri dönüyor ve Bakü'de yakalandığı tifüs nedeniyle ölene kadar da orada yaşıyor.
 Lenin'in bu kitap için bir önsöz yazdığını da söylemek istiyorum. Çok detaylı bir belgesel anlatı Dünyayı Sarsan On Gün. Notlar ve Açıklamalar ve Ekler bölümü kesinlikle kitabı anlaşılır kılmak için zorunlu ve detaylandırıcı bölümler. Ayrıca John Reed'in kendisi bile kitabının ilk iki bölümünün ortamı anlatması açısından gerekli ama sıkıcı olduğunu kabul etmiş, ki bence değildi. Taraflı mıydı? Bence hayır, yani bana öyle bir şey hissettirmedi. Güzel bir belgesel anlatı kitabıydı.

Rus halkının güzel günler görmek için yaşadığı zorlu ve acı günleri anlatıyor John Reed. Peki gerçekten güzel günler görebildiler mi? Bunu da Orlando Figes'in Karanlıkta Fısıldaşanlar kitabında okuyabiliriz. Yani o başka bir kitabın konusu.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

12.10.2019

KUSURSUZ TUZAK ~ LİSA GARDNER

 An itibariyle dilimizdeki bütün Lisa Gardner kitaplarını tüketmiş bulunmaktayım. Peki Lisa Gardner'a doyabildim mi? ASLA!🙅 Umuyorum ki Martı Yayınları bir an önce Lisa Gardner'ı çeviri listesine geri alır, çok sanmıyorum ama neyse umut işte...

FBI PROFILER SERİSİ
1) Mükemmel Koca (Yorum için tıklayınız.)
2) The Third Victom
3) The Next Accident
4) The Killing Hour
5) Gone
6) Kusursuz Tuzak
7) Right Behind You

 Aradaki 4 kitapta ne olduğuna dair hiçbir fikrimiz olmadan geldik serinin altıncı kitabına sevgili okuyucu kardeşlerim. Buradan bunun için Martı Yayınları'na çok teşekkür ederiz. Neyse...

" "Asi midir? Yalnız mı çalışmayı tercih eder? Otorite ile sorunu var mıdır?"
  "Aslında tam olarak kendini tarif ediyorsun, tatlım." "

 Pierce Quincy'nin kızı Kimberly Quincy'nin davası var elimizde. Pierce yine yan rolde ancak bu sefer Kimberly'nin başrolde olduğunu söyleyebilirim. Kimberly önceki kitaplardan birinde tanıştığı Mac ile evlenmiş ve hamile haliyle çıkıyor karşımıza. Ah, bir de iş arkadaşları tarafından aksi olarak tanımlanıyor. Tam bir işkolik olduğunu da belirtmek isterim.
  Delilah Rose isimli bir fahişe polis tarafından tutuklandığında Kimberly'nin muhbiri olduğunu söylüyor ve gecenin bir yarısı hamile FBI ajanımızı yatağından kaldırmalarına neden oluyor. Böyle bir muhbiri olmaması rağmen meraktan gidiyor kız. Delilah, ondan kaybolan arkadaşını bulmasını istiyor. Fahişe olduğu için kaybolmasına rağmen aranmayan, kolay hedefte olan kızlardan biri Ginny Jones. Delilah, onu adını haberlerde gördüğü bu kadının bulabileceğine inanıyor.
 Ancak GBI davayı alıyor ve Salvatore Martignetti'ye veriyor. Davanın gerçek anlamda açılabilmesi için bir ceset, kanıt bulmalarını istiyorlar ondan. Daha sonra Ginny Jones ile ilgili aldığı isimsiz telefonlarla davaya dahil olabiliyor Kimberly.

"Çalışma şeklinin bir parçası, her kurbanın bir sonraki kurbanın kim olacağını seçmesiyle işliyor ve bu kişinin kurbanın bir yakını olması gerekiyor."

 Sal'in kayıp kızların ehliyetlerinin arabasının camına bırakılmasıyla aylardır araştırdığı bir dava olduğunu öğreniyor Kimberly. Ancak gerçekler yavaş yavaş gün yüzüne çıktığında Bay Dinchara ile, örümcekleri hastalık derecesinde seven suçlumuz, ilgili ipuçları çıkıyor ortaya. Bay Dinchara'nın kimliği kitabın sonuna kadar öğrenilemiyor, hatta sadece bir ajan yüzünü görebiliyor, öyle de gizemli bir suçlu kendisi.

"Hamilelik! Henüz ortada bir bebek yok. Biz burada benim vücudumu tartışıyoruz. Geçtiğimiz dört sene boyunca da işe götürdüğüm ve güvenli bir şekilde eve getirmeyi başardığım aynı vücut hakkında konuşuyoruz."

 Kimberly'nin kişisel hayatı da bir mücadele barındırıyordu kitap boyunca. Eşi Mac, hamile olmasından dolayı Kimberly'nin işinde geri planda kalmasını istiyor. Ancak işine tutkun olan bir kadın Kimberly, ayrıca kimseden geri kalmaya da gönlü razı değil. Ne zaman hamileliğinden dolayı geride dursa kendini rahatsız hissediyor. Hamile bir kadın ajanın iç dünyasını da anlatıyor kitap bize. Aslında iş tutkunu kadınların hamilelik psikolojisini anlatıyor.

 Her açıdan okuyucuyu doyuran, çevirdiğiniz her bir sayfada zeka fışkıran bir kitaptı. Ayrıca bol bol da örümcek bilgisi barındırmasıyla tüylerimi gerçekten diken diken etmeyi başardı, özellikle bir bölüm vardı ki hatırladıkça şu an bile dikeliyor tüylerim.😅
 Cinayet-suç romanı sevenler kesinlikle okumalı. Ancak kitabın pedofili suçlusu içerdiğini de belirtmek isterim. Yani bu yönden bazı okuyuculara ağır gelebilir ama Lisa Gardner oldukça gerçekçi bir yaklaşım sergilemiş konuya.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

5.10.2019

YÜREĞE SÖZ GEÇMİYOR ~ JULIA QUINN


 Veeeeee herkesin bayıldığı Bridgerton Serisi'ne başladım! 8 kardeş için 8 ayrı kitap yazan Julia Quinn ve hepsini çeviren Epsilon Yayıncılık'a teşekkürler, epsilon için bu bir ilk olabilir. Gerçi serinin son üç kitabı çevirilmemiş ama bunu göz ardı edebiliriz, en azından 8 kitap art arda çevirilmiş. (Kanaat etmeyi öğreten yayınevi: Epsilon.😅) Her neyse seri şöyle efendim:

 Bridgerton Serisi
1) Yüreğe Söz Geçmiyor
2) En Çok Beni Sev
3) Son Söz Aşkın
4) Rüyalar Gerçek Olsa
5) Sonsuz Sevgilerimle
6) Sana Muhtacım
7) Öpüşünde Saklı
8) Biz Evleniyoruz
9) The Bridgertons: Happily After All
10) The Further Observations of Lady Whistledown
11) Lady Whistledown Strikes Back

" "Bu kötü oldu," dedi Colin, "ben de senden beni biraz yola getirmeni isteyecektim." "


 Simon Arthur Henry Fitzranulph Basset, Kont Clyvedon, Hastings Dükü; biz ona kısaca Simon diyeceğiz.😅 Annesini doğumda kaybetmiş olan Simon bir evlat olarak değil, Hastings Dükü varisi olarak dünyaya gelir. 2 yaşından itibaren babası tarafından bir dük olması için eğitilir ancak 4 yaşına kadar konuşamaması ve sonrasında da konuştuğunda kekelemesiyle babası için bir başarısızlık ve hayal kırıklığı olur. (Halbuki konuşma zorluğu çekmesinin nedeni de çok çok büyük ihtimalle babasının baskıcı tavrı.) Babası onu taşrada bırakıp Londra'daki yaşamına oğlunu yok sayarak devam ederken Simon ona çok büyük bir kinle, öfkeyle büyür. Bu yüzden de babasının ondan istediği şeylerin tam tersini yapmayı ve babasını yanıltmayı bir hedef haline getirir. Simon'ın bu acıklı hikayesi önsözde aktarıldıktan sonra 1813 yılına geliyoruz. Simon artık büyümüş, babası ölmüş ve Hastings Dükü olmuştur.

"İkimiz de kapana kısılmışız, diye düşündü Simon. Cemiyetin kuralları ve beklentileri tarafından, kıskıvrak yakalanmışız."


Anthony, Benedict, Colin, Daphne, Eloise, Francesca, Gregory ve Hyacinth: Violet ve Edmund Bridgerton'ın sekiz çocuğu. (İsimlerinin alfabetik olması tesadüf değil.)😅 Bridgertonların dört numarası Daphne Bridgerton sosyeteye takdim edileli iki yıl olmuştu ve dört evlilik teklifi almıştı. Ancak Daphne bu tekliflerin hiçbirini kabul etmemişti ve en büyük abisi Anthony de ona karşı çıkmamıştı. Erkekler onu bir kadından çok kafa dengi bir arkadaş gibi görüyordu. Oysa Simon, görür görmez onun sıradan güzelliğine çarpıldı. Evet az önce sıradan dedim.😊 Çünkü Daphne Bridgerton, güzeller güzeli değil! Kahverengi gözlü, kahverengi saçlı sıradan bir kız! Yine de Simon (evet dünyalar yakışıklısı 😕) ona ilk görüşte çarpılıyor.
 Daphne ve Simon'ın ilk karşılaşması bir balonun karanlık köşesinde oluyor. Kıza yardım etmeye çalışırken Daphne'nin pek de yardıma ihtiyacı olmadığını fark ediyor. Oldukça eğlenceli ve ikilimiz  için etkileyici bir karşılamaşma oluyor.

"Arkadaşlar arasında kurallar vardı ve bunların en önemlisi de dostunun kardeşine dokunmamaktı!"


 Bridgertonların bir diğer özelliği ise birbirlerine çok çok benzemeleri. Ve Simon, Daphne'nin bir Bridgerton olduğunu anlamadan hemen önce onu arzulamaya başlamıştı. Eh, en yakın arkadaşınızın kardeşi hakkında böyle şeyler düşünemezsiniz, özellikle de Daphne'nin Anthony'den başka iki abisinin daha olduğunu düşünecek olursak.

" "Siz tamamen delirmişsiniz." Anthony adeta küktüyordu. "Hanginizin daha aptal olduğunu ise bilemiyorum." "


 Ancak her şeye rağmen Simon sosyetedeki annelerden kaçmak için Daphne'ye bir antlaşma teklif ediyor, sosyetede en aklı başında kız olduğu için. Simon onunla ilgileniyormuş gibi yaparak kadınların ilgisinden kurtulacak, Daphne'de bir dük onunla ilgilendiği için diğer erkekleri de kendine çekecek ve evleneceği adamı seçecek. Böylece küçük bir flört oyununa başlıyorlar ve ister istemez daha fazla iletişime geçerek birbirlerini tanımaya başlıyorlar.

 Seri hakkındaki ilk düşüncem, sekiz kardeş neymiş be kardeşim iken şu anda iyiki sekiz kardeşler ve okuyacak yedi kitabım daha var! Daphne Bridgerton'ın en büyük hayali evlilik olsa bile aklı başında kalmış nadide bir kız, kesinlikle onu sevdim. Simon ise, onunla ilgili sevdiğim ve sevmediğim şeyler var. Ancak genel olarak sevdim sanırım. Ama daha ilk kitapta Colin'e bayıldım ve onun kitabını okumayı heyecanla bekliyorum!  Ayrıca kitap biterken aklımdaki tek soru şuydu: Leydi Whistledown kim? Kitapta Epsilon'dan bekleneceği üzere yazım yanlışları vardı. Ama bu bile keyfimi kaçıramadı.😎 
 Netflix de bu süper eğlenceli ve hayranı bol seriden faydalanmaya karar vererek Bridgertonların dizisini çekmeye karar verdi! Tabiki de ilk kitap Yüreğe Söz Geçmiyor (The Duke and I) ile başlayacaklar ve dizinin 2020'de çıkması bekleniyor. Şu anda Bridgerton yazıp diziyi Netflix'te listenize ekleyebilirsiniz, ancak fragman falan yok tabi daha. Ben Netflix'e güveniyor ve diziyi de sabırsızlıkla bekliyorum.😻 (Umarım Epsilon da bu durumdan faydalanabileceğinin farkına varıp kitapların yeniden basımını yapar da serinin son kitabını da alabilirim. Çünkü Biz Evleniyoruz, Nadirkitapta 45 TL ve o kadar para vermeyi düşünmüyorum.)

" "Beni sevebilirsin. Beni sevdiğini söylemiştin ya." Kaşlarını çattı. "Bu sözünü geri almayacaksın, değil mi?" "


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤   



28.09.2019

TEK İSİM, TEK KADER ~ JOHN GREEN & DAVİD LEVİTHAN

 "Umursamak kimi zaman felaketle sonuçlanmıyordu. Sonu her zaman felaketti."

  Will Grayson'ın (en azından bir Will Grayson'ın) iki kuralı vardı: 1)Çok umursama, 2)Sus. Bu kuralların sahibi olan Will Grayson'ın en yakın arkadaşı Tıfıl Cooper idi. Aslında tek arkadaşı Tıfıl'dı. Ve bir de Tıfıl'ın eşcinsel-hetero birliğinden arkadaşlarıyla arkadaştı Will. Böylece Jane, Gary ve Gary'nin sevgilisi Nick'le de arkadaş sayılırdı.
 Tıfıl, adının aksine oldukça uzun boylu ve kilolu birisi ve Will Grayson'a bir sevgili bulmayı takıntı haline getirmiş durumda. Will'in bir sevgili istememesi ise umurunda değil. Tıfıl'ın kendisi ise saat başı yeni birine aşık olan şıpsevdi, sevimli mi sevimli, kocaman bir kalbe sahip bir eşcinsel. İriliğinden dolayı okulda kimse ona bulaşmıyor ve o da bu durumu Will'i korumak için de kullanıyor. Will de onu koruyordu. Tıfıl'ın eşcinselliğinden dolayı kötü davranılmasını kaldıramayıp okul dergisine bir yazı göndermişti, altına imzasını da atmıştı. Böylece iki kuralını da çiğnemiş ve onun için felaketle sonuçlanmıştı.

"ne diyebilirdim ki? sadece depresyondaymışım gibi hissetmediğimi, aslında depresyonun tüm özümü, zihnimden kemiklerime kadar her parçamı oluşturduğunu mu söyleyecektim? onunki üzüntüyle çarpan bir kalpse benimkinin nefessizlikten boğulmak olduğunu mu? o ilaçlardan ölesiye nefret ettiğimi çünkü hayatta kalabilmek için onlara ne kadar çok ihtiyacım olduğunu mu?"

 Öteki Will Grayson (ki benim öteki Will Grayson'ım depresyondaki Will Grayson), depresyonda.(Gülücük emojisi koymamak için çabalıyorum.) Ayrıca eşcinsel. İnternette tanıştığı Isaac isimli bir arkadaşa sırılsıklam aşık ve en yakın arkadaşı sayılabilecek Maura'dan hiç haz etmiyor. Isaac ile tanışacağı gün Will Grayson ve arkadaşları ile tanışıyor. Ve kendini Tıfıl'ın merhametine bırakacağı bir durumla yüz yüze geliyor diyebilirim.
 Öteki Will Grayson'la ilgili şöyle bir durum var, onun bölümlerinde hiç büyük harf yok. Cümle başı, özel isim vs fark etmiyor, büyük harf yok. Bu olayı çözmem ve aslında iki farklı Will'den bahsedildiğini anlamam için iki Will Grayson karşılaşması gerekti, ki bu da kitabın ortalarına tekabül ediyor.😅

 Kitap iki Will Grayson ve Tıfıl Cooper hakkında güzel bir gençlik kitabıydı. Tıfıl Cooper benim en sevdiğim karakter oldu, belki o yüzden onu ön planda görüyorumdur, bilmiyorum ama kendisine bayıldım. Keşke Tıfıl benim gerçekten arkadaşım olsa ve ona sıkı sıkı sarılsam dediğim oldu, ki ben sarılmaktan hoşlanmam.😅 Ayrıca beni kesinlikle sesli güldürdü. Üzüldüğüm ve güldüğüm yerler oldu ama daha çok kitabın ortasından sonra, her şeyi yerine oturtunca.😅 John Green bir kere daha yanıltmadı ve kendini sevidirdi bana. Ama kitap karakterlerinin hep aynı yaşlarda olması biraz dikkatimi çekmeye başladı.
 Bunun dışında çeviride kelime oyunlarının kaybolmasına üzüldüm. Mesela Öteki Will Grayson internette kullandığı takma ad willsensussana olarak geçiyor. Ancak orijinalinde muhtemelen willyoushutup yazıyor ki bu da adını (will) kullanarak kelime oyunu yaptığını gösteriyor. Ki willyoushutup, susacakmısın anlamına gelir. Böyle kelime oyunlarını dipnotla paylaşmalarını isterdim açıkçası.

" willsensussana: hazır mısın?
   blucinlibebek: neye?
   willsensussana: geleceğe
   willsensussana: çünkü demin başladı da "

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

21.09.2019

NUMARAN BENDE VAR ~ SOPHIE KINSELLA

 Agatha Christie'ye selam çakan romantik komedi kitabımız: Numaran Bende Var! Kendisi Sophie Kinsella'nın Standalone romanlarında dördüncü sırada yer alıyor, tabi kendi sitesine göre. Başka sitelerde 1995'ten itibaren başlıyor bu kitaplar, onları görmezden geldim, çünkü benim için bu kadarı bile çok karışıktı.😅 Bence, benceye vurgu yapmak isterim, sıralaması olan bir seri değil Standalone kitapları. Sadece konu olarak bir benzerlikleri var gibi duruyor, yani bence. Zaten bu kitaplardan da henüz bir tanesini okudum. Neyse ben yine de şuraya yazarın sitesindeki sıralamayı bırakayım.

Standalone Novels
1) Beni Hatırladın mı?
2) Düğün Gecesi
3) Yirmiler Kızı
4) Numaran Bende Var
5) Pasaklı Tanrıça
6) Sır Tutabilir Misin?
7) Mükemmel Olmayan Hayatım
8) Şaşırt Beni
9) I Owe You One (2019'da çıkmış, kısa zamanda çevirileceğini düşünüyorum.)

"Mesela... Benim yerimde Poirot olsa ne yapardı?"


 Hercule Poirot detayıyla neredeyse kitap boyunca Agatha Christie'ye selam çakması benim en çok hoşuma giden şey oldu. Çünkü ben büyük bir Poirot hayranıyımdır! Gri hücrelerden bahsetmesi, karakterin kendisini Poirot ile kıyaslaması vs. çok hoşuma gitti gerçekten, beni heyecanlandırdı. Böylece kitaba da güzel bir başlangıç yapmamı sağladı.😍

"DÜĞÜNDEN ÖNCE YAPILACAK İŞLER

1) Yunan felsefesinde uzman ol.

2) Robert Burns şiirleri ezberle.

3) Uzun Kelime Oyunu kelimeleri öğren.

4) Unutma: HASTALIK HASTASIYIM.

5) Beef stragonof. Sevmeye çalış. (Hipnoz?)"


 Poppy Wyatt, bir üniversitede hoca olan Magnus Tavish ile nişanlanmıştır. Magnus'un annesi Wanda Brook-Tavish ve babası Antony Tavish birer profesör. Magnus'un kardeşlerinden de bahsetmek istemiyorum, yani anlayacağınız Tavishler ailecek zeka küpü. Entelektüel ve elit bir aileye gelin gitmek üzere olan Poppy ise sıradan bir fizik terapi uzmanı ve Magnus'un ailesinin yeterince zeki olmadığı için evlenmelerini istemediğini düşünüyor.
 Böyle büyük bir sorununuz varken bir de üstüne düğüne 10 gün kala nişanlınızın verdiği üç nesillik nişan yüzüğünüzü kaybettiğinizi düşünün! Ah, unutmadan yüzük kaybolduktan birkaç saat sonra kaybettiğiniz yerdeki bütün görevlilere verdiğiniz telefon numaranız da telefonunuz çalındığı için artık size ait değil. Böyle bir durumda çöpte bulduğunuz sağlam telefonu alıp hızla görevlilere yeni numaranız olarak dağıtır mıydınız? Çünkü Poppy Wyatt tam olarak bunu yapıyor.😂😂

"Biliyorum, mantıkdışı ama bu telefonu iade ettiğim anda yüzüğü bulma şansımı tamamen kaybedeceğime inanıyorum."


 Dürüst olalım, kimse kendi telefonunu herhangi birinin eline verip bütün özel hayatını afişe etmek istemez. Ama ya elinize birinin, hiç tanımadığınız birinin, telefonu geçseydi n'apardınız? Karıştırmaz mıydınız? Azıcık bile mi? Ben en eski mesajdan başlar, takvim kontrolüyle işi bitirirdim.
 Poppy Wyatt'ın eline geçen telefon bir danışmanlık şirketince yöneticilik yapan Sam Roxton'un işi bırakan asistanına ait. Ve asistanlar yöneticilerinin hayatının büyük bir kısmını idare eder. Ayrıca Poppy'nin çöpten bulduğu telefon, Poppy her ne kadar kamu malı olduğunu iddia etse de, şirket malı ve Bay Roxton o telefonu geri istiyor.
 Ancak Poppy durumu idare edip kısa bir süreliğine de olsa telefona el koymayı başarıyor. Ama Sam Roxton'un Poppy hakkında bilmediği çok önemli bir şey var: Poppy Wyatt, her şeye burnunu sokmaya bayılan bir kız!

 Aşırı eğlenceli, okuyucu kıkır kıkır güldürmeyi başaran, başkarakterini her türlü utanç verici duruma sokmaktan kaçınmayan (kaç kere ben utanıp kitabı birkaç saniyeliğine kapattım bilmiyorum) bir kitap! Çok sevimli ve biraz da sürprizli bir kitaptı. Yani bence özellikle sonlara doğru bir Poirot'ya ihtiyaçları vardı.😅 Yazarın dilini de sevdim, kitaptaki dipnot olayına bayıldım!😁 Bir günde okuduğumu da ekleyip romantik komedi seven herkese şiddetle tavsiye ederek yazımı* bitireyim.  

*Yorum yazarken bile gülümseten bir kitap oldu benim için.😍

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

14.09.2019

MÜKEMMEL KOCA ~ LİSA GARDNER

 En sevdiğim cinayet yazarı Lisa Gardner'ın dilimize çevirilmiş ve baskısı bittince yenilenmemiş bir diğer kitabı Mükemmel Koca. Peki ben bu kitabı nereden buldum da okudum?😎 12 Şubat 2019 tarihinde (yani 7 ay önce) nadirkitap.com sitesinde 20 TL'ye kitabın sıfırını bulup almıştım. Ondan önce de kitabı araştırıyordum zaten ancak 30, 40 hatta 75 TL'ye kitabı satıyorlardı. (Nadirkitap sitesindeki satıcılar okuyucunun durumundan faydalanmayı seviyor.) 20 TL gibi bir fiyata sıfırını bulduğum an aldım o yüzden.😁

FBI PROFILER SERİSİ
1) Mükemmel Koca
2) The Third Victom
3) The Next Accident
4) The Killing Hour
5) Gone
6) Kusursuz Tuzak
7) Right Behind You

 FBI Profiler serisinin başkarakteri Pierce Quincy, yeni boşanmış orta yaşlı bir adam. Ancak kendisini bu kitapta pek göremeyeceğiz. Daha çok Tess ve J.T. ile vakit geçiriyoruz. Gerçi diğer kitaplarda Quincy'nin rolü ne kadar büyüyor bilemiyorum çevirisi olmadığı için, Kusursuz Tuzak hariç.😠

" "Kocan bu kadar mı kötüydü?"

   "Hayır," dedi kadın düz bir sesle. "Daha da kötüydü." "


 Theresa, bağnaz bir ailede şiddet görerek büyüyen ve onu koruyacak bir gölge arayan bir lise öğrencisiyken tanışıyor polis memuru Jim Beckett ile. Lisede ponpon kız grubunda olan Theresa örnek bir evlat olarak tam bir masumiyet timsali. Jim Beckett, bütün genç kızların hayranlığını kazanan güçlü ve yakışıklı bir polis. Ve görür görmez kendisine eş olarak Theresa'yı seçiyor.
 Evleniyorlar ve bir de kızları oluyor Beckett çiftinin. Ancak Jim'in ne kadar korkutucu bir adam olduğunu evlendikten sonra fark edebiliyor Theresa. Hiç fiziksel şiddet görmese de psikolojik şiddete bol bol başvuruyor yakışıklı ve güçlü kocası.
 Theresa gittikçe pasifleşiyor ve Jim pasifleştirdiği karısının polisle işbirliğine girmesiyle 10 kadın cinayetinden mesul bulunarak tutuklanıyor. Tabi tutuklanmadan hemen önce Theresa'yı öldürmek için ciddi planlar yapıp neredeyse de başarılı oluyor. Neredeyse.

 "Polislerin iyi insanlar olmak zorunda olduğunu söyleyen bir kural yoktu, tıpkı saygın ordu albaylarının ailelerine hobi olarak işkence yapmayacağının garantisi olmadığı gibi."


 Jordan Terrance Dillon ise donanmadan yıllar önce ayrılıp paralı asker olarak çalışan güçlü kuvvetli, deneyimli diğer başkarakterimiz. J.T. ile yıllık içki alemini yaparken tanışıyoruz. Karısı Rachel ve oğlu Teddy'nin ölümünün ardından her yıl eylül ayında 5 gün unutamadığı şeylerin acısını çekmek için kendini alkole veriyor. Yılın kalan 360 gününde ise sadece bira kullanıyor. Kısacası kendisi bir alkolik.
 Eski bir albay olan hasta bir babası ve FBI için çalışan bir kız kardeşi var. Babasıyla görüşmüyor, hatta ondan nefret bile ediyor diyebilirim. Ancak kız kardeşi Marion'u seviyor. Marion ise abisi J.T.'den rahatsız oluyor. Babalarının J.T.'yi daha çok sevmesine katlanamıyor, J.T. yıllar önce Marion için babasına sırtını dönmüş olsa bile.

"Benim gibi bir adamın izini sürdüğüne göre, peşinde en azından Medellin uyuşturucu kartelinin olması gerekirdi."


 Jim Beckett yüksek güvenlikli bir hapishaneden kaçtıktan 3 hafta sonra tanışıyor J.T. ile Theresa.  İnsanların hayatta kalmak için iki doğal içgüdüsü vardır: Savaş ya da kaç. Theresa o güne kadar kaçtıktan sonra artık savaşmaya karar veriyor ve onu eğitmesi için J.T. Dillon'u bir aylığına kiralıyor. Çünkü eski kocasının hala polislerden bilgi alabildiğini düşünüyor.
 Sahte bir isimle (Te-şey-Angela) tanıtıyor kendini J.T.'ye. Marion, J.T.'nin yardımcısından eve birinin geldiğini öğrenir öğrenmez ekiple damlıyor eve. Ancak J.T. kadını henüz kovup kovmayacağına karar vermemiş olsa bile teslim etmiyor. Marion'u bir FBI ajanı olarak değil ama kardeşi olarak eve alıyor. Böyle başlıyor maceramız.

 Birbirine yardım eden iki insanın hikayesiyle anlatılan bir suç romanı Mükemmel Koca. Diğer kitaplarından daha fazla romantizme yer vermiş bu kitabında Lisa Gardner, ki bu beni hiç bozmadı. Aksine tehlikeli olayları birlikte atlatan insanların birbiriyle yakınlaşmasının kitabın gerçekçiliğini arttırdığını düşündüm. Onun dışında çevirmen hatası olduğunu düşündüğüm bir iki yer var; kitabın en hararetli kısımlarında Jim Beckett yerine J.T. ya da Tess yerine Marion yazılması gibi. Ama Martı Yayınları işte... Başka söze gerek bırakmıyor. Bunun dışında kitap her Lisa Gardner kitabı gibi oldukça etkileyiciydi ve zekiceydi.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

7.09.2019

NEFRET OYUNU ~ SALLY THORNE

 Uzun zamandır okuğum en komik ve en tatlı kitap oldu Nefret Oyunu. Tek kelimeyle bayıldım!😍 Lucy Hutton ve Joshua Templeman çifti kalbimi başarıyla kazandı. Keşke dedim, daha uzun dedim, olsaydı dedim ama yazarı bunu hak görmüş efendim, bize laf düşmez...E o zaman yorumuma başlayayım.

"Aşk da nefret de aynı oyunun aynadan yansımaları gibiydi ve kazanmak zorundaydınız. Neden peki? Kalbiniz ve egonuz için."


 Bexley & Gamin, ekonomik durumları kötüye gidince birleşmeye karar veren iki yayınevi. Şirketin Bexley kısmından gelenler matematiksel tarafı, Gamin kısmından gelenler ise duygusal tarafı temsil ediyor. Lucy Hutton, şirketin Gamin kısmından gelen eş CEO Helene Pascal'ın yönetici asistanı. Joshua Templeman ise Bay Bexley'nin yönetici asistanı. Lucy ile Joshua baş başa karşılıklı masalarda oturarak çalışıyor. Ofislerinin her yeri mermer ve ayna dolu olduğu için birbirlerinin yüzünü görmeden bir saniye bile geçiremiyorlar diyebilirim.
 Joshua ile Lucy'nin problemi ise karşılaştıkları ilk gün Lucy ona gülümsediğinde Joshua'nın küçümseyici bakışlarıyla karşılaşması. O günden itibaren Lucy ve Joshua bir nefret oyununun içine sürükleniyor.

"Eğer bayılırsam ne yapardı? Büyük olasılıkla yere yuvarlanmama müsaade eder ve ardından beni ayağının ucuyla dürtüklerdi." 


 Herkes tarafından sevilen Lucy, Joshua tarafından sevilmediği daha doğrusu hor görüldüğü için ondan nefret ediyor. Hatta Lucy'nin bilgisayarının şifresi bile bununla ilgili: JOSHUADANSONSUZADEKNFRTEDYRM@. Joshua'dan nefret eden ise sadece Lucy değil, neredeyse bütün şirket. Her şeyin üstüne bir de terfi yarışı araya girince rekabet kızı
 Joshua fiziksel olarak etkileyici, uzun boylu, güçlü, katı ve soğuk bir karakter. Ayrıca 'hoş' insanlara karşı da özellikle duyduğu bir tiksinme var. Lucy ise 1,53 boyuyla, kimseyi kıramaması ve esprili diliyle tam bir sevimlilik ve 'hoşluk' abidesi. Peki bu çift nasıl bir araya geldi? Ayrıca olaylar kesinlikle bir araya gelmeleriyle bitmiyor. Hatta yeni bile başlıyor diyebilirim.😊


" "Düğünün nerede olduğunu bile bilmiyorsun."

   "Eğer Kuzey Kore'de değilse geleceğim." "


 Lucy hastalandığında, gerçekten kötü hastalanıyor, Joshua ilgileniyor onunla. Bütün ailesi doktor olan Joshua, abisi Patrick'ten gecenin bir yarısı gelip Lucy'ye bakmasını istiyor. Patrick geldiğinde düğününe Lucy ile gelmesini söylüyor Joshua'ya. Her neyse böylece Lucy, ona borçlanıyor. Tabi bir de üstüne yaptığı birkaç kabalık eklenince Lucy kendini iyice borçlu hissediyor.
 Peki Joshua sütten çıkmış ak kaşık mı? Asla!

 Muhteşem eğlenceli, bayılarak okuduğum, keşke bir sürü kitabı olan bir serinin başlangıç kitabı olsaydı dediğim ve bir günde okuduğum 377 sayfalık bir romantik komedi kitabıydı Nefret Oyunu. Tabiki böyle iyi bir kitabın hemen filmini çekmeye karar verdiler. Bunun iyi bir karar olup olmayacağını göreceğiz ama ben her zaman kitapları filmlere tercih ederim. Başrollerinde Robbie Amell ve Lucy Hale'in olacağı kesinleşti. Sally Thorne filmin 2020'nin ilk aylarında vizyona gireceğini söyledi. Bakalım, hevesle bekliyorum açıkçası.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

5.09.2019

SADIK BEY ~ PINAR KÜR

"Sevdiği tek bir kişi bile kalmamış mıydı?"

 Kapitalizmin çarkına istemeyerek de olsa ceketini kaptırmış orta yaşlı bir adam Sadık Bey. Çocukluk arkadaşı Ertuğrul'un büyük hissedar olduğu şirkette kendisinin de küçük bir hissesi var. Aynı zamanda şirketin muhasebe müdürü, ancak onun üstünde bir finans bölümü var.
18 yaşında hamileyken, 19 yaşındaki bir serseriyle evlenen kızı Nurcan ve annesinin dedesinden para almak için kullandığı torunu Caner'le çok çok nadir görüşüyor. Nurcan ona aynı zamanda eski sekreteri de olan eski karısı Nuriye'yi hatırlatıyor. Onun gibi olduğunu gördükçe öfkeleniyor Sadık Bey kızı Nurcan'a.

"Zamanı geldiğinde zamanın çoktan geçmiş olacağını nerden bilecekti? Gençlik işte..."

 İşten erken çıkıp her zaman gittiği meyhaneye gidiyor Sadık Bey. O girerken gizemli bir genç çıkıyor meyhaneden, hatta onun kalktığı masaya oturuyor Sadık Bey, yalnız başına. Hayatta yapayalnız  kalmış, sevgi kelimesinin anlamını-hissini uzun süre önce unutmuş bir adam.
 Meyhaneden çıkarken yağmur bastırınca hızla gidiyor otoparktaki arabasına ve arabaya bindiğinde aniden yolcu kapısı açılıyor. Meyhanedeki gizemli gençten başka birisi değil bu. Taksim'e kadar bırakmasını istiyor kendisini Sadık Bey'den. Bu gizemli adam onu bir şeylere karşı uyarmak istiyor ama Sadık Bey onu hiç anlamıyor.
 Sonra Semiramis'i hatırlıyor Sadık Bey. Ertuğrul ile dostluklarını zehirli bir sarmaşık gibi saran kadını. İkisinin de aşık olduğu ve şimdi ikisine de ait olmayan kadın Semiramis: Ertuğrul'a hayır diyen tek kadın, Sadık Bey'in ise sevdiği tek kadın. Sanat ve Semiramis bir zamanlar en büyük aşkıyken nasıl oldu da muhasebe bölümünde bir koltuk edinivermişti Sadık Bey?
 Hayatını ve Ertuğrul'un hayatına olan müdahalelerini düşünmeye başladığında fark ediyor Sadık Bey dostluklarının zehirli sarmaşığa bu kadar dolanmış olduğunu. Ve bir anda her şeyi bütün gerçekliğiyle görüyor, en başta da sistemin çarkına ceketini nasıl kaptırdığını.

 Benim için muhteşem ya da kötü bir kitap değildi Sadık Bey. Ortalama bir eser olduğunu düşünüyorum. Ancak verdiği mesajlar açısından (modernitenin sıkıştırdığı insanlar, çıkar çatışmaları, güven meselesi vs) önemli yanları vardı.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

3.09.2019

BOĞULMAMAK İÇİN ~ GEORGE ORWELL


 Boğulmamak İçin, yazarın 1984 (Yorum için tıklayınız.)  ve Hayvan Çiftliği'ne dair esinlenmelerini de okuyucuya tattıran, insanın ufkunu gerçek anlamda genişleten muhteşem bir kitap.

"Ellesmere Sokağı gibi bir sokak nedir ki? Yan yana hücrelerin dizildiği bir hapishane. Haftada beş-on pound kazanan, kuyruğunu patrona kaptırmış, karısı bir kabus gibi üstüne çöken ve çocukları sülük gibi kanını emen zavallıların ürperip titrediği bir sıra yarı müstakil işkence odaları."

 George Bowling, 45 yaşında ve on beş yıldır evli, modern dünyayla başa çıkmak için sistemin çarkına kapılıp gitmiş bir adam. Ve artık bu durumdan fena halde canı sıkılmaya başlamış. Ayrıca günden güne yaşlandığı gerçeği de onu rahatsız eden bir başka gerçek.
 Felaket tellallığı yapan karısı Hilda, çocukları 11 yaşındaki Lorna ve 7 yaşındaki Billy ile Ellesmere Sokağı'nda hayatlarını süren sıradan bir aile Bowlingler. Finansal durumu iyi olmayan, gettoyu andıran bir yer Ellesmere Sokağı.

"Kızılkanat, akbalık, incibalığı, bıyıklıbalık, tilapia, kayabalığı, turna, kefal, sazan, kadifebalığı. Tok isimler. Bu isimleri koyan insanlar makineli tüfek sesi duymamışlar, işten kovulmanın korkusuyla yaşamamış, aspirin yiyerek vakit geçirmemişler, sinemaya gitmemiş ve toplama kamplarından nasıl uzak dururuz diye düşünmemişler."

 Hitler tehdidinin hissedildiği ama normal hayatlarına devam edebildikleri günleri anlatıyor bize Orwell. George, zamanın şıklığı ve modernliğinden son derece bunaldığı için çocukken merak duyduğu balık tutma anılarını anlatıyor bize. Çünkü balık tutmak onun için çocukluğunu, modernitenin dünyayı bu kadar sarmalamadığı, çok daha mutlu olduğu günleri hatırlatıyor.
 Kitabın ikinci bölümünde George Bowling'in çocukluğunu, ailesini ve okul yıllarını okuyoruz. Askerlik günlerini ve felaket tellalı karısı Hilda'yla nasıl evlendiğini de ikinci bölümde öğreniyoruz. Askere gittikten sonra hayatı büyük bir dönemeçten geçiyor. Savaştan öncesi hep yazdı, diyerek aktarıyor bunu da okuyucuya. Sanayi devrimi ve savaş toplumu dönüştürüyor ve Bowling bundan hiç ama hiç hoşlanmıyor.

"S... et faşizmi! Bana sorarsan herkes birbirini yeterince ezdi zaten."
 
 Ve sonra aklına bir fikir geliyor. Eğer çocukluğunun geçtiği Aşağı Binfield'e giderse belki de bütün bu bezmişlik hissinden kurtulabilirdi. Ve bunu karısına ya da çocuklarına söylemiyor. Yanlış anlaşılmasın, onları terk ettiği falan yok. Sadece hayatından bir haftalık bir tatil çalıyor George Bowling.
 Peki ya gelecekte olan savaş, geçmişteki savaş ve sanayi devrimi Aşağı Binfield'in eskisi gibi kalmasına izin vermiş midir?

"Cebimde on iki papel, üstümde yeni bir takım var. Ben küçük George Bowling; kendime ait bir otomobille Aşağı Binfield'e döneceğime kim inanırdı?"

 Katıldığı savaştan sonra dinginliğini kaybeden Bowling aslında kitap boyunca onu bulmak için uğraşıyor, planlar yapıyor. Savaşın ona kaybettirdiği şeyi geri istiyor ve gelmekte olan savaşın düşüncesi, savaşın kendisi değil ama beraberinde getirdikleri onu rahatsız ediyor. Bowling gizli polisi, yapılacak olan propagandaları, yemek sıralarını düşünüyor; onun asıl derdi bunlar, savaş değil.
 Eğitimli kesimi de kitabında eleştirmeyi ihmal etmemiş Orwell. Onları kafasını kuma gömen deve kuşları gibi gördüğünü söyleyebilirim. Zamanın değiştiğini asıl anlamayanın onlar olduğunu bile söylüyor diyebilirim. Kitap hakkında söylenecek kesinlikle çok çok çok daha fazla şey var. Ancak kitabı okumayanlar için daha fazla detay vermek istemiyorum. Herkesin oturup okuması gerektiğini düşündüğüm kitaplardan biri oldu Boğulmamak İçin.

"Proleterler bedensel olarak acı çekerler ama çalışmadıklarında özgürdürler."


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

31.08.2019

CENNETİN ATEŞİ ~ GAELEN FOLEY

  Gaelen Foley'nin dilimize çevirilen dört kitabını da an itibarıyla okumuş bulunuyorum. Cennetin Ateşi, yazarın The Knight Family (Knight Ailesi) olarak çıkardığı 7 kitaplık serinin ilk kitabı. Tabiki devamı dilimize çevirilmemiş, yarım bırakılmış bir seri. Şaşırdık mı? Asla. 

Not: Ayrıca Epsilon Yayınevi'ne mail atıp Cehennem Kulübü ve The Knight Family serisinin devamının yayınlanıp yayınlanmayacağını sordum ve şuan için böyle bir planları olmadığı cevabını aldım.



 The Knight Family Serisi:
1) Cennetin Ateşi
2) Lord of Fire
3) Lord of Ice
4) Lady of Desire
5) Devil Takes a Bride
6) One Night of Sin
7) His Wicked Kiss

"Çok geç.
 Onu sevmek ve ona sahip olabilmek için çok geç."

 Kitap bir mezarlıkta Lucy O'Malley'nin yaşlı kocası Coldfell Kontu James Breckinridge ile Hawkscliffe Dükü Robert Knight'ın karşılaşmasıyla başlıyor. Genç kadın iyi bir geleceğe sahip olmak için evlenmiş yaşlı adamla, oysa Robert ile daha derin ve oldukça masum bir bağ varmış aralarında. Bir şekilde birbirlerini seviyorlarmış. Ve kadının gizemli ölümüyle Robert gizli bir yas sürecine giriyor. Gerçi Coldfell Kontu onun hislerini biliyor ve Robert'ı bu ölümden sorumlu kişiyi bulması için 'motive' ediyor. Şüphelendiği kişi olarak da yaşlılığı nedeniyle uğraşamadığını belirterek, aynı zamanda da varisi olan Dolph Breckinridge'in adını veriyor.

 Diğer başkarakterimiz olan Belinda Hamilton ise birkaç ay önce Bayan Hall'un akademisinde genç kızları sosyete için hazırlarken bir anda işinden olup portakal satmaya başlıyor. Aynı zamanda da evsiz kalmış çocuklara yardım etmeye çalışıyor. Babası borçları yüzünden hapse düşmüş bir bilim insanı. Ve başına gelen tüm bu felaketlerden tek bir kişi sorumlu: Dolph Breckinridge.
 Hayatının son sekiz ayını Dolph Breckinridge'in saplantısı haline gelerek geçirmiş olan Belinda, bu genç adamdan nefret etmektedir. Kendisini birkaç işten ettiği yetmiyormuş gibi babasının alacaklılarını ikna edip yaşlı adamı köşeye sıkıştırıp hapse göndermiştir. Belinda'nın babasının borçlarını ödemesi için kendisine koşacağını düşünmüş ve yanılmıştır. Kız gündüzleri portakal satıp geceleri dikiş dikerek ödemelerini yapmaya başlamıştır.

 Ancak bir ay, sadece bir ay, aylık ödemeyi denkleştiremez. Çünkü evsiz iki çocuğa ayakkabı almıştır. Hapishane müdürüyle birkaç günlük gecikme için konuşur ve net bir cevap alamayıp evine döner. O gece adresini öğrenen hapishane müdürü tarafından tecavüze uğrar. Olaydan sonra ise bütün hayalleri yıkılmıştır Belinda'nın. En başta da 16 yaşından beri evlenme hayalini kurduğu Kaptan Mick Braden ile ilgili olanlar.

 Başka bir kadının akıl vermesiyle kendisine bir koruyucu bulmak ve başına gelen bütün musibetleri olan Dolph Breckinridge'den intikam almak için seçkin bir fahişe olmaya karar veriyor. Dolph'dan intikam almak isteyen Hawkscliffe Dükü'nden daha iyi bir koruyucu bulabilir mi? Elbette hayır.
 Robert ahlak timsali bir adam ve fahişelerden iğrenen birisi oysa. Ancak Dolph'un ağzından bu kadına olan aşkını duyunca onu koruması altına alıyor ve ikilinin tek amacı Dolph'dan intikam almak oluyor. Bu yüzden ilişkilerinde cinselliğin olmayacağına dair bir antlaşma bile imzalıyorlar.

 Kitabı sevmediğimi kolaylıkla söyleyebilirim, benim için beş üzerinden iki aldı. Belinda Hamilton, yani başkarakterimiz elbette Londra'daki en güzel kadın. (Bu klişe iyice sıkıcı olmaya başladı.) Robert Knight ise en gözde bekar elbette. Sanki başka seçenekleri mi var? Başkarakter olmak bunu gerektirir(!) Bunun dışında Robert'ın utangaç bir kişiliğiyle kızı herkesin içinde öpmesi karakteriyle uyuşmuyor. Ayrıca beş dakika önce aşağıladığı fahişelerle ilgili fikrini Belinda'yı görünce değiştiriyor. Hayat boyu inandığınız hiçbir şey beş dakikada değişmez. Belinda ise 'onurlu' bir fahişe olmaya çalışıyor. Tek amacı aslında para sorunu olmadan hayatına devam edebilmek; bunun için hiç tanınmadığı bir yere de gidip çalışabilirdi diye düşünüyorum. Çoğu noktada fahişeliği olumlu bir şeymiş gibi gösteren bir dili olduğunu düşünüyorum. Bir de kızın bir fahişe değil de evin hanımı gibi geldiğinin ikinci günü hizmetkarların, daha doğrusu evin kontrolünü ele geçirmesi hoş değildi. Belinda'nın hiç de yazarın gösterdiği kadar iyi kalpli bir melek olduğunu düşünmüyorum, fettan bir yanı kesinlikle vardı. Şahsen Belinda karakterini hiç sevmedim.😑

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 


29.08.2019

SÜRGÜN GEZEGENİ ~ URSULA K. LE GUİN

 Sürgün Gezegeni, Hainli ya da Ekumen Döngüsü'nün ikinci kitabı. Hemen seriyi hatırlayalım:

2) Sürgün Gezegeni
3) Hayaller Şehri - Yanılsamalar Kenti
5) Mülksüzler
7) Bağışlanmanın Dört Yolu
8) Anlatış

 "Hala insanların erkek mi kadın mı olduğunun "önemsemem", hele de onlar her birimiz ve hepimizin çocukları olduğunda."

 İlhak edilmiş, 'ilerletilmek' amacıyla eğitilmeye çalışılan bir başka gezegendeyiz. Irkçılığı daha net görebildiğimiz bir kitap Sürgün Gezegeni. Örneğin Karahalkı'ndan olan birisi kendine göre insan ama yabansoylu (yani uzaylı sayılan diğer gezegenden gelenler) birisine göre izcanlı ve yabansoylular da kendilerini insan olarak görüyor. (Kitabın en karmaşık kısmı burasıydı, baştan anlatıp geçeyim dedim.😁)
 Rolery bir izcanlı genç kız. Yabansoyluların, gelişmiş teknolojilerinden ötürü, büyücü olduğuna inanıyor. Ve hayatında daha önce hiç görmediği bu ırk onun için sadece kulaktan duyduğu şeylerden ibaret. Ancak bir gün yaşadıkları yere kadar bir Yabansoylu gelmesiyle merakına yenik düşüyor ve onların bölgesine giriyor.

"Tanışmalarını, birliktelik kurmalarını sağlayan, onları özgürleştiren şey, aralarındaki o fark, o yabancılıktı sanki."

 Yabansoylularının köprüsünün üstündeyken tehlikeli bir anda bir Yabansoylu onunla zihindilinde konuşuyor. Zihindili, Ursula okurlarının bildiğinden emin olduğum akıldan akıla konuşma şeklidir, telepati gibi bir şey yani. Bu, kızı şoke ediyor. Ve onunla konuşan adam öyle sıradan biri de değildir, Jakob Agat Alterra.
  Agat bir şef sayılabilirdi. Halkının sözüne kıymet verdiği birisiydi. Ve Agat halkı tehlikede olduğu
 için Rolery'nin halkından yardım istemeye, daha doğrusu güçlerini birleştirmeyi teklif etmeye gidiyor. Çünkü biliyor ki Karahalkı'da en az onlar kadar tehlikede.
 Agat ve Rolery iki yabancı. Ancak bir iki karşılaşma sonra birbirlerine karşı bir şeyler hissetmeye başlıyor ve ormanda iki ırkın halkından da uzakta bir kulübede birlikte oluyorlar. Bu durumun ortaya çıkması bütün dengeleri alt-üst ediyor.

"Otorite kişinin kendisinden mi kaynaklanır, yoksa etrafındakilerden mi?"

 Gaallardı yaklaşan tehlike. Sürgün hayatı yaşadıkları bu gezegende nüfusları günden günden azalan Yabansoylular, bir savaşta tek başlarına sağ çıkamayacaklarını düşünüyordu. Bu nedenle aynı tehditle karşı karşıya olan Karahalkı'nın şefi Wold'a, Agat'ı göndermişlerdi ama sonra her şey mahvolmuştu.
 Rolery ve Agat'ın birlikte olmasını her iki ırkta istemiyordu. Bu yüzden gelmekte olan yağmacıların, Gaalların tehdidini bir kenara bıraktı Karahalkı. Oysa bu sefer Gaalların amacı yağmalamak değil, yerleşmekti.

 Sürgün Gezegeni, içinde barındırdığı aşk hikayesiyle benim için özel bir yere sahip oldu. Agat ve Rolery çiftine ba-yıl-dım! Olayların gerçekçiliği de oldukça önemliydi. Savaşın sebep olduğu şeylere dair betimlemeler oldukça etkileyiciydi. Zeki bir kadının elinden çıkmış etkileyici bir bilimkurgu kitabı Sürgün Gezegeni. Şiddetle tavsiye ederim.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 





27.08.2019

KARMAŞIK DUYGULAR ~ STEFAN ZWEİG

  Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan Karmaşık Duygular, toplamda 7 adet novella ve öykülerden oluşuyor. 256 sayfa ile şuana kadar okuduğum en kalın Stefan Zweig eseri. Zweig eserleri içlerinde birden fazla öykü ya da novella barındırabiliyor. Bu nedenle Zweig okuyucularına tavsiyem tek bir yayınevi üzerinden gitmeleri veya aldıkları kitapların içerikleri ile alacaklarını dikkatle kıyaslamalarıdır. Aksi takdirde birbiriyle çakışan çok fazla kitabınız olabilir.
 Bu ufak bilgilendirmeden sonra yorumuma başlayabilirim.

Ormanın Üzerindeki Yıldız

 Kitaptaki en kısa metin Ormanın Üzerindeki Yıldız. Sadece ve sadece 11 sayfa. Ne anlatabilir ki 11 sayfada?
 Riviera Oteli'nde garson olarak çalışan François'in, Kontes Ostrowska'ya olan platonik aşkını. François kendi kendine yaşadığı bu saplantılı aşka karşın hiçbir şekilde kadınla iletişime geçmiyor. Yine de ondan da vazgeçemiyor...

Erika Ewald'in Aşkı

"İçinde yaşadığı dünyayı, binlerce gizli işkence aletiyle dolu ve ışığın girmesini engelleyen körleştirici aynaların gizlendiği büyük ve karanlık bir hapishane gibi görünüyordu."

 Erika, güzelliğiyle dillere destan olmadığı gibi sıradan ve silik de bir kız. Aynı zamanda bir müzisyen ve yine kendisi gibi bir müzisyene düşüveriyor gönlü. Bu ikili arasındaki her şey çok güzel bir şekilde ilerliyordu ki, bir garsonun Erika'yı adamın karısı sanmasıyla büyü bozuluverdi.
 Bu yanlış anlaşılmayla Erika gerçekliğe dönüyor. Çocukluğunda duyduğu bir şey yüzünden adamla birlikte olmak istemiyor, şehvet duygusundan korkuyor. Erika duygusal anlamda oldukça hassasken adam, kadınların yoğun ilgisiyle yaşamaya oldukça alışkın.
 Bu öyküyle bir kızın şehvet duygusunu keşfedişini ince ince anlatmış Zweig. Bu durum karşısında kızın korkularını, cesaretini, sevgisini oldukça iyi algılayabiliyorsunuz. Yazar bunu iliklerinize kadar hissetmenizi sağlıyor.

Unutulmuş Düşler

 Bir adam hayatta dolu olan tesadüflerden birine yakalanıyor ve gençlik aşkını buluyor. Öğle vakti kadının evinde gerçekleştirdikleri sohbetlerini anlatıyor Unutulmuş Düşler. Amerika'ya gittiğinde lüks ve ihtişam için bir kontla evlenen eski sevgilisiyle hoş bir sohbet gerçekleştiriyor.

Alacakaranlık Hikayesi

"Fakat sen, şimdi sessizlik istemediğini söylüyorsun, yoksa saatin, zamanı yüzlerce küçük parçaya ayırışını ve soluk alışımızın sessizlikte bir hastanınki gibi yükseldiğini duymak içini daraltacak."

 Hikayemiz üçüncü şahsın ağzından anlatılıyor. Yani Zweig'in başkasından duyduğunu anlatırmış gibi yaptığı hikayelerinden biri Alacakaranlık Hikayesi. Bob, karanlıkta yüzünü görmediği bir kadının dokunuşundan etkilenir ve bu kadının kim olduğunu bulmaya çalışıp tahmin ettiği kıza aşık olur. Peki doğru tahminde bulunabilmiş midir? Yanlış tahminse kıza mı aşıktır dokunuşa mı?

Zıt İkizler

"Karısının ak alnına ancak bir kraliyet tacını layık görüyordu."

 Herilunt'un maddi durumu iyidir ama aşık olduğu kız fakirdir. Onunla evlendiğinde bütün dünyayı ayaklarının altına sermek ister ve hırsla kral olmak için harekete geçer. Kral bunu öğrendiğinde Herilunt öldürülür ve o sırada çok sevdiği karısı da hamiledir. İkiz kızları olur kadının: Helena ve Sophia.
 Kızlar da tıpkı babaları gibi hırslı, becerikli ve zekidir. Sürekli birbirleriyle yarış halindeler. Onların gözü de tıpkı babaları gibi kraliyettedir. Zengin ve güçlü olmak isteyen ikizler bunun için ellerinden geleni yaparlar.
 Ve Helena bir gün zengin aşığıyla evden kaçar. Bir süre sonra da başka bir zengin aşığıyla da geri döner kasabaya. Hemde zamanında babasının annesi için almış olduğu saraya yerleşir. Helena zengin bir fahişe olurken Sophia ise hala annesinin fakir evindedir. Kız kardeşini kıskandığı için de ondan daha iyi bir duruma gelmek için planlar yapmaktadır.
 Sophia, Helena'yı geçmek için zayıf noktasından vurmaya karar veriyor. Böylece Helena'nın kaybettiği ahlaklı yönünü yüceltmek için bir rahibe olmaya çalışıyor. Böylece ünü Helena'dan da çok yayılıyor. Ünlü fahişenin rahibe ikizi Sophia. Peki Helena öylece oturup kardeşinin yükselişini izleyecek midir?

Bir Yüreğin Çöküşü

"Bir yüreği derinden sarsmak için, kader her zaman sıkı bir hazırlığa ve şiddetli bir darbe indirmeye gereksinim duymaz; onun dizginsiz biçim verme arzusunu asıl kışkırtan, sudan bir sebeple yıkım yaratmaktır."

 Yaşlı yüksek danışman Salomonsohn tatil için doktorunun tavsiye ettiği kaplıcaya değil, karısı ve kızının gitmek istediği  İtalya'ya gidiyor. Bu yaşlı adam, gece herkesin uyuduğunu sandığı bir saatte midesi rahatsızlandığı için uyanıyor ve koridorda küçük bir yürüyüş yapar. Ve o sırada kızı Erna'nın uyumadığını, geceyi bir yabancıyla geçirdiğini fark ediyor.
 Sağlık sorunlarıyla uğraşan Salomonsohn her zaman kızı ve karısının isteklerini yapmış, bolluk içinde yaşatmaya çalışmış bir adam. Aslında hayatını onlar için harcamış yani. Oysa anne-kız, adama saygı duymak yerine köleleri gibi davranıyor. Ve Salomonsohn kızının ona yaşattığı bu hayal kırıklığıyla onların gerçek yüzünü görür.

Karmaşık Duygular

"Yakınlığından yakıcı bir acı duyuyordum, uaklaştığında buz kesiyordum, tutukluğu beni her zaman hayal kırıklığına uğratıyordu, yatışmamı sağlayacak hiçbir şey göremiyor, beklenmedik her şeyden tedirgin oluyordum."

 Ve geldik kitaba adını da veren son hikayemize: Karmaşık Duygular.
 Yüksek Danışman R.V.D.'nin kişisel notları, dipnotuyla başlıyor. Karakterimizin adı Roland. Altmışıncı yaş günü ve kariyerindeki otuzuncu yılı şerefine kendisine, kendi biyografisinin birinci baskısı hediye ediliyor. Roland'a göre kitaptaki tek eksik özü. Bu yüzden de okuyucuya özünü anlatmaya karar veriyor.
 Bir üniversiteye ilk defa Berlin'de adım atıyor. Ancak sadece bir kere derse giriyor Roland ve kızların peşine düşüyor. Öğrencilik değil, serserilik yapıyor yani. Bir gün babasının ani ziyaretiyle bir kızla yakalanıyor Roland. Duyduğu utanç ve babasının tavırları Roland'ı yola getirmeye yetiyor ve gelecek dönem için okulunu değiştirip bir taşra üniversitesine başlıyor.
 İşte burada onu ömür boyu etkileyecek bir hocayla tanışıyor Roland. Hoca hemen kendi evinin yanındaki odayı kiralaması için ona yardımcı oluyor ve sürekli olarak görüşmeye, zihinlerini beraber yormaya başlıyorlar. Aralarında doyumsuz bir zihinsel tutku var yani.
 Ancak zamanla Roland, hocasının karısıyla neredeyse hiç konuşmadığını, okuldaki normal derslerine de tutkuyla gitmediğini fark ediyor. Hocası sadece ve sadece öğrencilerle etkileşim içinde olduğu zamanlarda tutkulu bir hocaya dönüşüyor.
 Roland'ın karakterini de bu tutkulu durumu temellendiriyor. Ancak hocası Roland'a aklına estiği gibi davrandığı için aralarında tutarlı bir ilişki yok. Samimiyetleri var evet, ancak o gün Roland kendini aşağılanmış mı yoksa sevilmiş mi hissedecek bilmiyor. Öğrencisi ve öğretmeni arasındaki bu tutarsız bağı anlatıyor Karmaşık Duygular'da Zweig. Ve sonuna kadar anlamlandıramasak bile Zweig yine oldukça başarılı bir analiz yaptığını ispatlıyor okuyucuya.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

22.08.2019

ROCANNON'UN DÜNYASI ~ URSULA K. LE GUİN

 En sevdiğim bilimkurgu yazarının ilk romanıyla karşınızdayım efendim!💃 Ursula Kroeber Le Guin 1966 yılında Rocannon'un Dünyası ile adım atıyor bizlerin dünyasına. Ve açıkçası kafamı en çok karıştıran kitabı da bu, oldu. Ursula kendi kafasında bir dünya değil, evren yarattığı için bazı noktalar karmaşık gelebiliyor ama bu durum onun efsane bir yazar olduğu gerçeğini değiştirmiyor elbette.
 Seri sayılmayan ama seri değil de diyemeyeceğimiz bir serinin ilk kitabı Rocanon'un Dünyası: Hainli Döngüsü ya da Ekumen Döngüsü. Birbirlerinden tamamıyla kopmayan ama çok çok cılız bağlantıları olan kitaplar. Bu nedenle okuma sırası da önemli değilmiş(🙏). Bende zaten serinin dördüncü ve altıncı kitabını okumuş ve hatta burada da yorumlamışım.😅 Bu serideki kitapların yayınevleri bile aynı değil, o kadar kopuk bir seriden bahsediyoruz. Bu serinin bir de kısa hikayeleri varmış ama onları hiç yazmıyorum şuan, merak eden başka siteye baksın valla, şimdilik.😅 Neyse yeterice uzattım, seri şöyle efendim:

1) Rocannon'un Dünyası
2) Sürgün Gezegeni
3) Hayaller Şehri - Yanılsamalar Kenti
4) Karanlığın Sol Eli (Yorum için tıklayınız.)
5) Mülksüzler
6) Dünyaya Orman Denir (Yorum için tıklayınız.)
7) Bağışlanmanın Dört Yolu
8) Anlatış

"Bütün Dünyalar Birliği nihai düşmanıyla karşılaşmaya işte böyle hazırlanıyordu. Yüz dünya eğitilip silahlandırılmıştı, bin tanesi daha çelik, tekerlek, traktör ve reaktör kullanımı alanlarında eğitiliyordu."

 Semley ve Durhal çifti ile başlıyor hikayemiz. Üç ırkın birlikte yaşadığı gezegenleri Yıldızlordları tarafından ilhak edilmiş durumda. Bu üç ırkın en güçlüsüne ait olan Semley güçsüzlüğünü biraz da olsa kırabilmek için kocasını ve kızını geride bırakıp atalarının kayıp Deniz Gözü Kolyesi'nin peşine düşüyor. Safir bir taşı olan bu kolye efsanevi ve çok kıymetli bir eşya. Eğer bu kolyeyi ele geçirirse daha güçlü olacağına-hissedeceğine inanıyor Leydi Semley.
 Oysa Semley'nin kolyeyi almasının bedeli, ona bir gün gibi gelen hayatının 16 yılı. Semley kolyeyi Rocannon'un elinden alıyor.

"Çünkü Leydi Semley ile tanıştıktan sonra halkıma gidip dedim ki, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bu dünyada ne yapıyoruz?"

 Rocannon, gelişmiş zekalı yaşam biçimleri etnoloğu olan bir Yıldızlordu. Leydi Semley ile tanıştıktan sonra işgal durumunu durduran kişi Rocannon. İşgal birliklerinin ardından sadece 15 Yıldızlordu kalıyor geride: Rocannon ve meslektaşları.
 Sonra bir gün 14 meslektaşı da öldürülüyor ve bir tesadüf sayesinde gezegendeki tek Yıldızlordu olarak kalıyor.

"Halkımın zihnimde bulunduğu yerde şimdi ateş ve sessizlik var. Bunu niye yaptılar Efendim?"

 Katledilen sadece Yıldızlordları değil. Düşmanları gezegendeki diğer ırklarında peşinde. Zihinkonuş yani bir nevi telepati yöntemiyle anlaşan Fian'ın halkı da katlediliyor ve tıpkı Rocannon gibi o da yapayalnız kalıyor.  İkisi de o gezegende kendilerine ait dili kullanamaz hale geliyor.
 Rocannon da bilinmeyen düşmanla mücadele etmeye karar verdiğinde Fian'a kendisine eşlik etmesi için bir teklifte bulunuyor. Bu ekibe Mogien de katılıyor ve maceraları başlıyor. Amaç bilinmeyen düşmanı ne olursa olsun durdurmak.

 Ursula K. Le Guin zaten en sevdiğim bilimkurgu yazarıdır. Bu kitabı bana başlarda biraz karışık gelse de, Semley'nin cinsiyetini anlamakta epeyi zorlandım kalıplaşmış cinsiyet rollerinden olsa gerek, taşlar yerine oturduğunda oldukça sürükleyici bir hale geliyor. Dramatik yanı da olan bir bilimkurgu kitabıydı. Kitap bana kendini sevdirdi ama en sevdiğim de olmadı açıkçası. Okunur, güzel bir bilimkurgu.

"Kendi canını bile koruyamazken bir gezegeni kurtarmak için yola çıkmıştı."

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

 

17.08.2019

AŞKI SENDE BULDUM ~ CATHY MAXWELL

 Constance Cameron, Genç Hanımlar Akademisi'nde bir öğrenci. Ancak kendini oraya ait hissetmiyor. Çünkü Constance Cameron, ailesinin sürgüne gönderilmesinden ötürü Amerika'da yetişmiş özgür ruhlu bir kadın. Ve tek amacı da Amerika'ya geri dönmektir.
 Gordon Lachlan ise asi bir İskoç'tur. Amacı İngiltere'nin işgal etmeye çalıştığı ülkesini korumak olan genç adam Constance ile de bu nedenle tanışır.
 Kızın ablalarından birisinin evli olduğu Colster Dükü, aslında bir İskoç olup İngiltere'deki ünvanı kabul ederek halkını yarı yolda bırakmış bir adamdır. Ve İskoçya'dan giderken halk için manevi değeri çok yüksek olan bir kılıcı da yanında götürmüştür.
 Gordon da insanları davasına çekebilmek ve onlara güç ve moral kaynağı sunabilmek için bu kılıcı almaya karar verir. Constance Cameron da planlarına bu aşamada dahil olur zaten. Kızı kaçır, kılıcı al, kızı geri ver. Plan teoride bu kadar basittir işte. Peki pratikte?

"Yetişmesi gereken bir gemi vardı. Kaçırılmak için hiç vakti yoktu."


 Lachlan babasının ölümüyle birlikte, Londra'da hukuk okumuş bir centilmenden bir savaşçıya dönüşüyor. İskoçya'yı savunmak için Londra'daki rahat hayatını geride bırakıyor.
 Constance ise iyi bir evlilik yapması gerektiği dayatmasından ve kadının konumunun katılığından duyduğu rahatsızlıkla Amerika'ya, özgürlüklerin ülkesine geri dönmek istiyor. Ve bu konuda oldukça inatçı da. Güçlü bir duruş sergiliyor, bu yönüyle feminizme selam çakıyor diyebilirim.
 Her iki karakter de uzlaşmak için oldukça inatçı. Ancak başlarına kötü şeyler geldikten sonra akılları başlarına geliyor. Ve hayattan gerçekten ne istediklerini anlıyorlar.

 Ortalama bir kitaptı; kötü değildi, iyi sayılabilir. Biraz sığ kaldığı yönleri olduğunu düşünüyorum. Örneğin kızın geçmişi hakkında çözüldüğü kısım, bence, çok saçmaydı. Bunun dışında bir esir olarak gittiği kampı dize getirmeye başarmasını da çok mantıklı bulmadım. Ama boştaysanız okunabilir. Aslında Cameron Sisters serisinin son kitabıymış Aşkı Sende Buldum. Ancak ilk iki kitabın (Constance'ın ablalarının hikayeleri) çevirisi yapılmadığı için okuyamadım. Belki ilk iki kitabı okusaydım daha çok hoşlanırdım. Kısaca bir kadının sorumluluğunu taşıyamayacağını düşünen bir adam ve özgür ruhlu bir kızın aşk hikayesini anlatmak istemiş yazar.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

6.08.2019

DEĞİŞEN KAHRAMANIMIZ ~ Yİ MUN-YOL

 İ. Munyol ya da Yi Mun-yol, Kore Edebiyatı'nın önemli isimlerinden birisi.✌ (Kore Edebiyatı'ndan çok çevirimiz olmamasından kaynaklıyor olmalı ki, adamın adını bile nasıl yazacağımıza karar veremiyoruz.) Kore'nin en çok okunan yazarlarından olmasına rağmen sadece 2 kitabı dilimize çevirilmiş.

"Sanki ne olduğu belli olmayan sağlam ve yüksek bir duvar önümde yükselmişti."

 Hayatının 30 yıl önceki dönemini hatırlayan Byongte Han'ın anılarını okuyoruz. Seul'de bir devlet memuru olan babası küçük bir kasabaya sürüldüğünde daha 12 yaşında Byonte. Geldiği yerde hayat Seul'dekinden çok farklı; kızlar ve erkeklerin sınıfları ayrı mesela, okul binası bakımsız ve eski, sınıf öğretmeni de yeterince özenli değil.
 Ona hayatının ilk mücadelesini yaşatacak kişi de o sınıfın başkanı Sokde Om işte. O küçük kasabada sınıfın kabadayısı ya da sınıf başkanının aynı şey olduğunu fark ediyor Byonte Han. Oysa Seul'de hiç öyle değildi ki. Sınıf arkadaşları Sokde Om'a adeta sınıf öğretmeni yetkileri veriyor. Bir de Sokde Om'un okul birincisi olması işini hiç kolaylaştırmıyor Byongte'nin.

"Büyüklerin ifadesini kullanacak olursak, aptal ve ödlek bir çoğunluk yüzünden savunduğum doğruların bu şekilde ayaklar altında ezilmesi içimdeki acıyı daha da artırmış, bu da yılmadan mücadeleme devam etmemde bana dayanma gücü vermişti." 

 Sınıf öğretmenine, babasına, annesine gidiyor bir çözüm bulabilmek için Byongte Han. Ama bütün çabaları sonuçsuz kalıyor ve sınıf arkadaşları tarafından dışlanıyor. Buranın sistemini hiç sevmiyor ve benimsemek zor geliyor Byongte'ye. Seul'deki sistemi geri istiyor ama tek başına yürüttüğü mücadele bir süre sonra onu da yoruyor.

"Önümde iki seçenek vardı. Birincisi, Sokde'yi ihbar edip sınıfın yeni kahramanı olmak. İkincisi ise, bu durum karşısında sessiz kalarak Sokde'nin egemenliği altında rahat bir hayat sürmekti."

 Öğretmenlerinin Sokde'ye bu kadar iyi davranmasının nedeni ise, Sokde'nin hükümdarlığında olan sınıfın örnek bir sınıf olması. Böylece öğretmenin işini azaltıyor ve daha rahat bir hayat sağlıyor öğretmene Sokde Om. Oysa ertesi yıl öğretmenlerinin değişmesiyle hükümdarlığının temelleri de sallanmaya başlıyor Sokde'nin.

 Çocuklar arasındaki mücadeleyi politika eleştirisi yapmak için bir metafor olarak kullanmış yazar. Örneğin Seul, demokrasiyi temsil ederken; Sokde Om, otoriter ve baskıcı rejimi temsil ediyor. Bir çırıpıda biten kitap insanın gerçekten ufkunu açıyor. Gerek psikolojik gerekse toplumsal analizleriyle okunması gereken çok kıymetli bir kitap olduğunu düşünüyorum.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 



3.08.2019

UZAKTAN KUMANDALI KIZ ~ JAMES TIPTREE JR.

 Ursula K. Le Guin'in önsözüyle İthaki'den çıkmış bir bilimkurgu klasiği Uzaktan Kumandalı Kız.
 James Tiptree Jr ya da gerçek adıyla Alice Bradley Sheldon. Modern dönemde yaşamasına rağmen yazılarını yayımlamak için bir erkek adını tercih ediyor. Sanatla iç içe büyüyen yazar hayatının bir kısmında istihbaratçı olarak görev yapıyor. Oldukça ilginç bir yaşam öyküsüne sahip olan James ya da Alice, eşiyle yaptığı bir intihar antlaşması sonucu 19 Mayıs 1987'de önce eşini sonra da kendisini öldürür.

"Tanrıların sahip olduklarını ölümlüler de arzuluyor sonuçta. "

 Yazarın tabiriyle izlediğimiz kızın adı P. Burke. Burke, dış görünüşü yüzünden zor zamanlar geçirdiğinde intihara kalkışıyor. Ancak kaldırıldığı hastanede hayata geri döndürülüyor. Ve burada bir doktor tarafından iş teklifi alıyor. Koşulları açık ve net: Yıldızlarla tanışmak karşılığında yasal olarak ölü kabul edilecek. Zaten kendini öldürmeyi denemiş ve başarısız olmuş olan Burke, işi kabul ediyor.
 Özel bir hastanede, onun dünyasında zenginlerin sahip olabildiği gerçek çiçeklerin bile olduğu bir odaya alınıyor. İyileşme sürecinin ardından işin tam olarak ne olduğunu öğreniyor Burke. Reklamların tamamen yasaklandığı dünyada gizli reklam yapmak, hemde kimse fark etmeden.
 Bir bedeni naklen, uzaktan kontrol etmek. Bunun için Burke yeraltında bir kabine yerleştiriliyor ve kontrol edeceği beden, Delphi, ise ışıltılı bir hayata başlıyor. 18 yaşındaki Burke, 15 yaşında Delphi olarak ürünleri kullanıyor ve insanlara gösteriyor. Tat ve koku almak hariç bütün duyguları Burke de Delphi ile birlikte yaşıyor.Ve sonra biriyle tanışıyor Delphi olan Burke.

" Sorun şu ki, Paul'u seven aslında sekiz bin kilometre ötedeki P. Burke."

 Burke, Delphi'yi o kadar seviyor ki kabinden hiç çıkmıyor ve rahatsızlanarak Delphi'nin de bayılmasına neden oluyor. Bu noktada hemşire Burke'e müdahale ederek onun yüzmeyi sevdiğini keşfediyor. Ve Burke için bir havuz ayarlıyor.
 Bu sırada Paul ve Delphi gittikçe birbirlerine bağlanıyor. Ve bu aşk yetkilileri rahatsız etmeye başladığında somut müdahaleler de başlıyor. La Casa De Papel'de Tokyo'nun da dediği gibi, sonuçta aşk her şeyin mahvolması için iyi bir nedendir.

 Çok severek okuduğum bir kitap oldu. Ursula K. Le Guin'in yakın bir arkadaşı olan yazarı kesinlikle onun kadar sevdim. Bilmiyorum, belki kadınların az olduğu bir alanda kadınları desteklemek için onlara daha ılımlı yaklaşıyor da olabilirim.😉
 Günün birinde reklamların yasaklanması gibi bir mucize olursa, ki hiç sanmıyorum, gerçekleşmesi olası şeyler içeriyor metin. P. Burke insanın içini sızlatan, kıyamam ya şeklinde okuduğum bir karakter oldu. Ve onun yaşadığı intihar olayı malesef ki bilimkurgunun değil gerçek dünyanın bir parçası.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

27.07.2019

SİYAH ELBİSENİN İTİRAFLARI ~ ELİZABETH BOYLE

 Aksiyonu ve heyecanı bol bir tarihi aşk kitabıyla karşınızdayım.Zaten Thalia Langley'den de daha farklı bir şey bekleyemezdik, öyle değil mi? 😁 Serimiz:
1)Evcilik Oyunu (Yorum için tıklayınız.)
2)Serserim Benim (Yorum için tıklayınız.)
3)Mektubumu Aldın mı?
4)Siyah Elbisenin itirafları
5)Kırmızı Elbisenin Hatıraları
6)How I Met My Countess
7)Mad About The Duke
8)Lord Langley Is Back In Town
8.5)Mad About The Major
 Thalia Langley, ikizi Felicity'nin otoriter tavrının aksine daha rahat bir yaşamı benimsemiş. Bir erkeğe ihtiyacı olduğunu reddeden Tally, kuzeniyle birlikte oyun yazıyor. Tally, ikizinin inatçı doğasıyla başa çıkmaya çalışsa bile çoğu zaman onun isteklerine boyun eğmek durumunda kalıyor. Rahip Milo Ryder ile ilgilenmesi için 'emir' aldığında da başka çaresi kalmıyor.

 Kendini bir rahip olarak tanıtan ajan Lord Larken, hapishaneden kaçırılan Dashwell'i bulmak için görevlendirilmiş. Dashwell, Philippa'nın yani canım Pippin'in biricik aşkı olduğu için kızlardan şüpheleniyorlar.

 Tally, Larken'i ilk gördüğünde, bir beş saniye kadar, hayallerindeki gizemli adamı bulduğunu düşünüyor. Onun bir rahip olduğunu anladığında ise dehşete düşüyor diyebiliriz. 😅

 Taşınırken kendi sandığını kaybeden Tally, yanlışlıkla başka birinin sandığını alıyor. Ancak içinde bulduğu muhteşem eşyalardan sonra sandığı geri göndermiyor. Bu eşyalara siyah elbise de dahil.☘ Oldukça hayalperest bir kişiliğe sahip olan Tally, siyah elbisesiyle rahibin sakladığı gizemli kişiliğini ortaya çıkartmak istiyor.

 İstihbarat şefinin görevlendirdiği Lord Larken ise pervasız kişiliği nedeniyle uzaklaştırılmış bir isimdir. Lord Larken babasının adını temizlemek için intihar görevleri olarak adlandırılabilecek imkansız görevleri almaktadır. Ancak bu vaat hiç yerine getirilmemiş ve Lord Larken sürekli aynı şekilde kandırılmış. Tally ile en büyük ortak noktası ise ikisinin de uyumsuz olması.

 Larken ile Tally'nin karşılaşmasıyla heyecanlı bir aşk hikayesi başlıyor. İki uyumsuzun birbirine nasıl uyum sağladığı anlatılıyor. Pippin ve Dashwell'in de arka planda anlatılan bir hikayesi var ve önümüzdeki kitap onların aşk hikayesini anlatıyormuş. (Sonunda! 👧)
Aksiyonu bol romantik bir aşk romanı. Kitapta heyecan hiç bitmiyor ve dili de oldukça eğlenceli. Yani bir insanı kitaba çekmek için gereken bütün ögelere sahip.😉

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

13.07.2019

PALTO ~ NİKOLAY VASİLYEVİÇ GOGOL

 1842 yılında yazılmış bir kitabın 2019 yılındaki gerçekliği yansıtıyor olması yazar için hayranlık verici olsa da toplum için acı bir durum. 1842 yılından bu yana zihniyetin değişmediğini gösteren ve güncelliğini hiç yitirmeyecek bir kitap olabilir Palto.

 " Yaşamındaki bu "aynı"lıklardan olsa gerek, sonra sonra insanlar onun üniforması içinde ve kafasındaki keliyle zaten bu iş için hazır bir şekilde dünyaya geldiğine inanmaya başladı. " 


 Devlet dairelerinden birinde sıradan bir kalem memurudur Akakiy Akakiyeviç. 23 martta bir gece yarısı dünyaya geldiğinde önce takvimdeki isimlere bakmış annesi, beğenmeyince de babasının adını vermiş çocuğuna. O kadar sıradan bir adam Akakiy Akakiyeviç.
 Ama yaptığı işi, yazıları-mektupları temize çekme, mükemmel yapan bir adam. İşine de oldukça bağımlı; bağlı değil, bağımlı. Yatıp kalkıp bir şeyleri temize çekme aşkıyla yanıp tutuşuyor.
 Ancak bu iş aşkı, iş arkadaşlarının ona saygı duymasını sağlayamıyor. Akakiy Akakiyeviç, iş arkadaşları tarafından dalga geçilen, bir nevi onların zorbalıklarına katlanmak zorunda kalan zavallı bir adam. En çok da eskimiş incecik kalmış olan paltosunu dillerine doluyorlar. Sabahlık, diyorlar ona. Oysa yeni bir palto yaptırmak çok pahalı. Yine de buna mecbur kalan Akakiy Akakiyeviç aylarca tasarruf yaptıktan sonra yeni bir palto edinebiliyor. Ancak bu paltoyu yaptırmaya karar verdiği andan itibaren zihni sürekli paltoyla meşgul olmaya başlıyor.
 Ve yeni paltosu yapıldığında dış dünyaya kapattığı kapılarını, iş arkadaşlarının baskısıyla, açıyor. Bu andan itibaren başına ne geldiyse tecrübesizliğinden, diğer insanlarla iletişimsizliğinden kaynaklanıyor. Bir noktadan sonra basit bir palto aracılığıyla halkın polise güveninin olmadığını anlatıyor Gogol. Devletin halkla arasındaki sıkıntıyı güzelce betimliyor.
 Kısacık ama düşünce yükü olarak ağır bir eser. Dönemin sosyolojisinin oldukça güzel anlatıldığını, devlet dairelerinin birinde lafı ile bile, düşünüyorum. Birden fazla probleme değiniyor yazar ve okuyucusunun bir şeyleri fark etmesini istiyor. Öylesine yazılmış bir metin değil Palto, bir şeyler yanlış gidiyor demek için yazılmış.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

27.06.2019

MEKTUBUMU ALDIN MI? ~ ELİZABETH BOYLE

 Mektubumu Aldın Mı, Elizabeth Boyle'un The Bachelor Chronicles serisinin üçüncü kitabı olarak karşımıza çıkıyor. Ve bu kitapta çöpçatanımızı evlendiriyoruz!!! 😁 Önce seri sıralaması:
1)Evcilik Oyunu (Yorum için tıklayınız.)
2)Serserim Benim (Yorum için tıklayınız.)
3)Mektubumu Aldın mı?
4)Siyah Elbisenin itirafları
5)Kırmızı Elbisenin Hatıraları
6)How I Met My Countess
7)Mad About The Duke
8)Lord Langley Is Back In Town
8.5)Mad About The Major
 Serinin en çok merak ettiğim kitabıydı Mektubumu Aldın Mı. Çünkü herkesin en sevdiği ve en çok eğlendiği kitap olduğuna dair yorumlar okumuştum. Şunu belirteyim; çok eğlendim, evet ama Serserim Benim kadar değil.
 Küçük bir çocukken olmak istediği düşes hayallerine hiç bu kadar yakın olmamıştı Felicity, ama bundan bihaber!😁 Felicity Langley, Serserim Benim kitabında Jack'in ona tavsiye ettiği Standon Markisi'ne yani gelecekte Hollindrake Dükü'ne bir mektup yazıyor ve bu mektupta düşes olmak istediğini evlenme teklifi ederek açıkça söylüyor.
 Ancak bu mektup sahibinin değil, Standon Markisi'nin dedesinin yani Hollindrake Dükü'nün eline geçiyor. Yaşlı adam bu küstah kızın torununu yola getirebilecek tek kadın olduğunu düşünerek Felicity ile 4 yıl boyunca mektuplaşıyor ve resmi olmasa da bir nişan sözü veriliyor.
  İlk mektuptan 4 yıl sonra Hollindrake Dükü vefat ettiğinde Standon Markisi 12 yıl boyunca uğramadığı şehre unvanını almak için geri dönüyor ve nişanlı olduğunu öğreniyor! Ve ilk yaptığı iş, üstünü bile değiştirmeden, bu nişanı iptal ettirmek için gecenin bir yarısı Felicity'nin kapısına dayanmak oluyor.

 " Deli tutkular ve "ilk görüşte aşk" fikri tam da oraya aitti, bir kitabın sayfaları arasına. "  


 Felicity kırmızı çoraplarıyla kapıyı açtığında gece gelen bu yakışlıklı ama pespaye adamın yeni uşakları olduğunu düşünüyor ve konuşmasına fırsat bile vermeden onu işe alıyor. Felicity'den etkilenen ve bir miktar da korkan (😂) dük, Mayfair Köşkü'nden bir uşak olarak ayrılıyor. Ertesi gün bu yanlış anlaşılmayı düzeltmek için geri dönüyor, ancak Felicity onu bir uşak olarak çalıştırmaya başladığında elinden pek bir şey gelmiyor. Aslında kendisi de bir süre sonra bu işi eğlenerek yapmaya başlıyor.
 Hollindrake Dükü'nün herkese ona seslendiği takma adıyla sesleniyor kızlar ona: Thatcher. Thatcher, işe zamanında gelmeyen, biraz asi olan bir uşak. Ancak Felicity onun 'küstahlıklarını' savaştaki geçmişi ve onu diğer asillerin yanında iyi gösterdiği için kalmasına izin veriyor.
 Felicity'nin bu kadar konum meraklısı olması insanı rahatsız etmiyor. Çünkü kendine göre haklı nedenleri var. Öncelikle diğer insanların artık onu çekiştirip durmasını, saygısızlık etmesini istemiyor ve eğer bir düşes olursa herkesin ona saygı duyacağı kesin. Ayrıca kız kardeşi ve kuzeni için de iyi bir hayat elde etmek istiyor ve bir düşes olmak bunun en kolay yolu. Felicity'nin (bu amaç için) en iyi özelliği ise aşka inanmaması. Aşk ona göre saçmalıktan başka bir şey değil.
 Ta ki Thatcher'ı görene kadar. Onu gördüğü ilk an içten içe Hollindrake olmasını diliyor. Thatcher ise büyükbabasının seçtiği kızın Felicity olamayacağından o kadar eminken bile onun yanından ayrılamıyor.
 Pippin ise hala arka planda Dashwell ile bir şeyler yaşıyor ama bunlar çok küçük parçalar. Onların hikayesini öğrenmek için Kırmızı Elbisenin Hatıraları'na kadar beklemem gerek. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki çok büyük spoiler yedim ve bu yüzden çok üzüldüm.

 Çok eğlenceli, tatlı, hayatın gerçeklerinin de olduğu, kadınların konumunu da az biraz görebileceğimiz bir tarihi aşk romanıydı. Ben çok severek okudum. Elizabeth Boyle'un kalemine sağlık. Umarım kalan kitapları da bir an önce çevirilir.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

25.06.2019

OKUMADIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER ~ DUBRAVKA UGRESİÇ

 " Kişisel olarak ben ne bir göçmen ne mülteci ne de sığınacak yer arayan biriyim. Bir noktada, ülkesi artık kendisine ait olmadığından daha fazla orada yaşamamaya karar vermiş biriyim. "


 Dubravka Ugrešić, aslen Doğu Avrupalı bir yazar. Yugoslavya'da doğup bir anda Hırvat olmuş bir insan. 1991'de çıkan iç savaşta savaş ve milliyetçi karşıtı olması nedeniyle birden vatan haini ilan edilip yaşamı zorlaştırılmış. 1993 yılında duruma daha fazla katlanamayıp Hollanda'ya taşınmış, tek başına. Kitabında da bu durumun onu nasıl etkilediğini okuyucusuna anlatıyor. Resmi olmasa da ülkesinden sürgün edildiğini söylüyor ve sürgünü iyi ve kötü yanlarıyla değerlendiriyor.
 Sürgünde yalnız kadın bir yazar olmanın ona getirdiklerini ve götürdüklerini anlatıyor. Sürgünün aslında bambaşka bir yaşama ulaşma ve alışılmış normlardan uzaklaştırarak bir özgürleşme alanı tanıdığından bahsediyor. Sürgün, insanın tamamen kendisiyle kalmasına vesile oluyor. Günümüzde ise bir insan için cehennem tam olarak budur: Tamamen kendinle başbaşa kalmak.

 " Kitabevleri de vitrinleri ışıklandırılmış süpermarketlere benziyor artık. Ürünleri kaliteliymiş gibi görünüyor ama lezzetleri hayal kırıklığına uğratıyor. "


 Edebiyat günümüz koşullarıyla sadece soyut ve kültürel bir değer değil, edebiyat artık bir piyasa haline dönüşmüş durumda. Ve piyasanın amacı da para kazanmaktır. Bu amaçla edebiyat adı altında metinler üretilmeye başlandı artık. Bu metinler de çoksatarlar örnek alınarak yazıldığı için de piyasada tektipleşme başladı. Artık yeni çıkan kitaplar birbirlerinin neredeyse aynısı, aynı şeyin laciverti, sarısı, beyazı, moru vs.
 Müzik piyasası gibi. Serdar Ortaç'ın dediği gibi 8 nota olduğu için değil, o tarz müzikler çok sattığı/dinlendiği için hep aynı tarz müzik çıkıyor piyasaya. Şimdilerde üçüncü yenici akımı denilen bir şey çıktı. En başında sadece kendi zevkleri için müzik yapan bu sanatçıların tarzı şimdilerde kopyalanmaya başlandı bile. Bu açıdan edebiyat da müzikle aynı kaderi paylaşıyor.

 " Yazar olmuş biri olarak bir gün futbolcu olabileceğimi düşünmüyorum; ama her futbolcu kolaylıkla benim alanıma, edebiyata adım atabilir. " 


 Piyasa dediğimiz şey para kazandırdığı sürece kapılarını herkese açar. O yüzden bir yayınevi internet fenomeninin kitabını basıp Gorki'nin kitabını basmayabilir. Çünkü o internet fenomeni ona daha fazla para kazandıracaktır. Bu da yazarın kitapta yüksek kültür olarak bahsettiği şeyi aşındırır.
 Günümüzde kitaplarda önemli olan gerçekliği anlatmasıdır. Yani sıradan bir insan nasıl olur da dünyanın en büyük şirketini kurar vs gibi kitaplar. Peki ama bu kitaplar gerçekliğin ne kadarını yansıtıyor? Ayrıca insanları kitap yazmaya iten bir başka şey de vaat ettiği sonsuzluktur.

 Günümüz piyasası, edebiyat piyasası özelinden yola çıkılarak eleştirilmiş. Televizyon Öldüren eğlence ile paralel bir seyirde olduğunu söyleyebilirim. Zaten kitabın referans alındığı küçük bir bölüm de var. (Televizyon Öldüren Eğlence yorumu için tıklayınız.) Bunun dışında pek çok şeyden bahsediyor. İnsanın kendisinden memnun olmadığını ve sürekli kendisiyle oynadığından, kültürün öngörülemez dönüşümünden, Doğu Avrupalı bir yazar olmaktan ve gittiği ülkede kendi ülkesini herkesten çok savunmak zorunda olmasından. Dünyanın nereye gittiğini daha iyi anlamak için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤