31.05.2018

MECBURİYET ~ STEFAN ZWEİG

" Vatan onun için artık daha çok bir hapishane, bir mecburiyetti. Yabancı diyar ise dünyadaki vatanı, Avrupa insanlık demekti. "

 Stefan Zweig, savaş karşıtı olduğu bilinen bir yazar. 1. Dünya Savaşı sırasında da bunu bütün dünyaya haykırmak istercesine yazmış metinlerini. Savaşın ne kadar yıpratıcı ve deli saçması olduğunu göstermek için. Çünkü ona göre savaş dünyanın delirmesinden başka bir şey değildi.
 Mecburiyet, savaşa katılmak istemeyen ama vatanının onu mecbur bıraktığı hissine kapılan bir adamı, Ferdinand'ı anlatıyor.
 Ferdinand savaşan ülkesinden kaçıp karısıyla birlikte İsviçre'ye gelmiş. Kendini kaçak gibi hissediyor. Çok sevdiği karısı onunla birlikte olsa bile kendini yalnız hissediyor. Çünkü vatanının ona yüklediği sorumluluktan kaçıyor. Bu kaçış onu yalnızlığa itiyor. Çünkü vatanın karısından böyle bir beklentisi yokken Ferdinand yüklenmek istemediği bu sorumluluğun altında eziliyor. Devlet bile bir insanı cinayet işlemeye zorlayamaz, buna hakkı yok; diyen karısının karşısında sessizliğini bozamıyor.
 Almanya'da savaş sonrası yaşanan sefalet, hakların askıya alınması Ferdinand için büyük bir yıkım oluyor ve bu nedenle karısıyla İsviçre'ye geliyor. Ancak burada da tam anlamıyla huzur bulamıyor. Çünkü devletin peşini bırakmayacağını ve askere çağırılacağını içten içe biliyor.
 Bir gün eline ulaşan kahverengi zarflı mektup ile korkulu rüyası gerçekleşiyor. Devlet ondan özgürlüğünü, karısını, yaptığı resimleri, köpeğini yani hayatını arkasında bırakıp savaşa katılmasını istiyor. Bu noktada Ferdinand'ın aklının ipleri çözülmeye başlıyor. Kendi kendini kontrol edemez hale geldiğinde karısı ipleri eline almaya çalışıyor. 
 Kitap, Zweig'in başarılı psikolojik çözümlemeleri ile dolu. Yazarın gerçek hayattan edindiği tecrübeleri ve duygu durumlarını fazlaca kullandığına inandığım bir kitap. Devletin gücünün bir insanı ne kadar etkisi altına alabileceğini gösteriyor bizlere. Bu görünmeyen gücün bir insana neler yaptırabileceğini anlatıyor. Belki de bu kitabı okuması gereken en büyük kitle ülke sınırlarını çizerken kime sordular, diyen kitledir. Çünkü, bence hepsi kendini biraz Ferdinand gibi hissediyor olabilir.

" İnsanlığın ötesinde bir vatanım yok benim. " 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

26.05.2018

SAVAŞ SANATI ~ SUN TZU

 Savaş Sanatı'nı Ufak Tefek Cinayetler'de Oya karakterinin bölümlerce okuyup bitiremediği bir kitap olarak fark ettim önce. Bu kitapta bu kadar önemli ne anlatılıyordu da seyircinin gözüne sokulmak isteniyordu merakıyla da kitaba başladım.
 Savaş Sanatı, yazım tarihi net olmayan oldukça eski bir metin. Kitap yüzeysel olarak bakıldığında sadece savaş teknikleriyle ilgili bilgiler veriyor gibi görünüyor. Ancak biraz daha derinlikli bir düşünmeyle kitapta yazılanları günlük hayatımıza da uygulayabileceğimizi fark edebiliriz. Genel olrak elde etmek istediğimiz bir şey karşısında bize taktik sunan bir kitap yani. Sonuçta herkesin hayatında fethetmek istediği bir kale vardır. Araştırdığım kadarıyla kitapta anlatılan mücadele stratejileri günümüzde iş dünyası için de bir temel oluşturuyormuş. Yani her eve lazım bir kitap.😁

 Yaşamak da bir mücadeledir. Bu mücadeleyi yürütmek için daha sağduyulu davranmamızı sağlayacak bir kitap Savaş Sanatı. Oya da zaten Merve cadısıyla nasıl baş edebileceğini öğrenmek için kitabı okuyormuş.😈 Bir mücadeleye girerken neleri bilmeliyiz, bu mücadele içinde nelere dikkat etmeliyiz, bunları öğreniyoruz kitaptan.
 Kitap her ne kadar savaş taktikleri verse de kitabın verdiği ilk öğütlerden biri savaştan kaçınmaktır. Yani savaşa hayır, der ama eğer savaş çıkarsa da bu taktikleri kullanmak gerek diyen bir kitap.

 " Savaş, kandırmacalı bir iştir. "

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

12.05.2018

UÇURUM İNSANLARI ~ JACK LONDON

 Jack London, döneminin en çok okunan yazarlarından biri olmayı başarmış bir isim. Uçurum İnsanları kitabında da 1902 yılında, İngiltere'de sanayileşmenin etkileri görülmeye başlandığında fakir bir Amerikan denizcisi kılığında geçirdiği 86 günü anlatıyor. Kitabını sıkıcı bir tarih metni olarak değil, oldukça ilginç bir roman gibi okumanızı sağlıyor.
 Açıkçası başta bu kitabın gerçekliğinden şüphelerim vardı. Çünkü öyle şeyler anlatıyor ki yazar, insan inanamıyor; bu kadar da olmaz dedirtiyor insana. Ancak kitap Jack London'ın kılık değiştirip yaşadığı 86 günü anlatıyor gerçekten de.

" Doğu Londra; zenginleri, güçlülerin ikamet etmediği, gezginlerin uğramadığı, iki milyon işçinin yığıldığı, ürediği ve öldüğü bir getto. " 

 Kitap başlığında yer alan Uçurum ile kastedilen şehrin yoksul kısımlarındaki insanlar; bu insanlar uçurumun kıyısında bir hayat sürmeye çalışıyorlar. Şehrin hastalıklı bölgesi sayılan Doğu Londra, işçilerin yaşadığı değil, zorunlu olarak yığıldığı bir bölge. Yani yaşanması oldukça zor olan bir alan. Perişan, içkici tipler ve sefil tuğla evleri olan bir bölge olarak tarif ediyor yazar. Ayrıca polisten saklanmaya çalışanların da uğrak yeri.
 Düşük gelirli insanlar genelde kadını ve çocuğu yük olarak görüyor. Zaten tam da bu nedenle evlilik yaşı bu işçiler için, o döneme göre, çok daha geç. Çünkü dünyanın işleyişine ayak uyduramıyorlar.
 Dönemin en büyük sorunu ise beslenmek. Kitapta geçen bazı örnekler insanı dehşete sürüklüyor. Yerde bulunan ekmek kırıntılarından masada kalan artıklara kadar her şeyi yiyorlar. Çünkü gerçek bir yemek alabilmek için paraları yok. İnsan varlığının temel gereksinimlerinin nasıl metalaştığını daha çok anlıyoruz, kitabı okuyunca.

" Bu adamların zor durumda kalmasının temel sebebi yaşlı olmaları ve çocuklarının büyüyüp onlarla ilgilenmek yerine, ölüp gitmeleriydi. Zaman onların aleyhine işlemiş, yerlerini daha genç ve güçlü rakiplerine bırakarak sanayi çarkının dışına atılmışlardı. " 

 Paralarının olmamasının temel nedeni ise sanayileşmiş toplumda kendilerine çalışabilecek yer bulamamaları. Yaşlı oldukları için elden ayaktan düşmüş, gücünü kaybetmiş ya da bir iş kazası sonucu sakat kalıp çalışma imkanını kaybetmiş kişiler uçurum insanları. Bu insanlar kendi istekleriyle tembellik yapmıyor. Bu insanlar çalışma hayatının dışında bırakıldıkları için para kazanıp kendilerine bakamıyor. Bütün gece sokaklarda uyumamaları için polis tarafından kovalandıkları için gündüzleri sokaklarda uyuyan aylaklar haline geliyor.
 İşçiler için işçilikten kurtulmak imkansız; zaten işçi kesiminin de çalışmaktan başka bir beklentisi yok. 1902 Londra'sındaki işçiler için para alan köleler diyebiliriz. Çalışmayan ya da çalışamayan aç kalır mottosunun hakim olduğu bir dönem.

" İşçi sınıfı mensuplarının başlıca intihar sebepleri; yoksulluk, sefalet ve düşkünlerevi korkusu. " 

 Toplum, uçurumun fakirliğini yine onların suçu olarak görüyor. Bu anlamda daha bireysel bir yaklaşıma sahipler; suçu, sanayileşmede ya da sanayileşmeye insan sömüren bir sistemin gelişmesinde değil de emeği sömürülen ama yine de yeterli para kazanamayan insanda görüyorlar. Belki de yine aynı nedenle devlet de bu insanlara kötü muamele gösteriyor. Düşkünlerevinde bile yedikleri yemeğin yattıkları yatağın bedelini ödemek için çalıştırılıyorlar.

 İngiltere'nin büyürken kendi içinde çektiği sancıları anlatan bir kitap. Kitabın tarihi bir belge niteliği taşıdığını söylemek mümkün. Sanayileşmenin İngiltere için de kolay gerçekleşmediğini ve halkın çektiği acıları anlatan bir metin. Kitap birçok nedenden ötürü oldukça ilgi çekici ama benim için kitabın en büyük özelliği kılık değiştiren bir yazar tarafından anlatılması. Dünya tarihini öğrenmek açısından da oldukça faydalı bir kitap.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 


4.05.2018

KÜÇÜK BİR RİCA ~ DARCEY BELL

 Emily'nin acil bir durum nedeniyle en yakın arkadaşı Stephanie'den oğlu Nicky'yi okuldan almasıyla başlıyor kitap. Ancak Stephanie'nin beklediği gibi akşam olduğunda arkadaşı gelip Nicky'yi almıyor. Emily'nin kaybolmasıyla kocası Sean ve en yakın arkadaşı Stephanie bir nevi çaresizlik içinde bir çare aramaya çalışıyorlar.

 Emily; polisiye roman okumayı seven, kariyer sahibi bir anne. Sean ise başarılı bir Wall Street çalışanı. Ayrıca İngiliz olduğunu ve aksanlı konuştuğunu da belirtmek istiyorum.😁 Emily kaybolduğunda o güne kadar iki kelime etmemiş olan Stephanie ve Sean yakınlaşmaya başlıyor. Zaten Nicky'nin en yakın arkadaşı Miles da Stephanie'nin oğlu olunca işleri daha da kolaylaştırıyor. Stephanie, kocası Davis'i kaybetmiş ve oğlu Miles ile baş başa bir hayat geçiren blog sahibi bir anne. Yaşadıklarını uygun bir dille blogunda anlatması en önemli detay olabilir.

 Geçmişinden de anladığımız kadarıyla yasak olanın cazibesine her zaman kapılan Stephanie'nin en yakın arkadaşının kocasına kapılmasına çok da şaşırmıyoruz ama tabiki sinir oluyoruz. Ayrıca bir süre sonra zaten hep Emily'nin hayatına özendiğini anlıyoruz. Stephanie her şeyi anneliğe bağlayan, mükemmel anne olma peşinde koşan bir kadın. Bunu blogunu okudukça daha iyi anlıyoruz.

 Polisin, özellikle hayat sigortası yapıldığı ortaya çıktıktan sonra, şüphelendiği isim ise Sean. Sean ise her zaman Emily'nin kontrolünde olan ve ona hayran bir koca. Ancak Stephanie ile ilişkisi detaylar ortaya çıktıkça insanı daha da rahatsız ediyor.

  Kitap üç bölümden oluşuyor ve ikinci bölümden itibaren işler kızışıyor. Kitap bana Gone Girl (Kayıp Kız), filmini hatırlattı. 2014 yapımı filmde başrolleri Ben Affleck ve Rosamund Pike paylaşıyor. Kitabı beğenenlerin izlemesini de tavsiye  ederim. Ama filmi izleyen herkes kitabı okumalı diyemem. Çünkü kitap, film kadar heyecanlı değildi. Zekice yazıldığını söyleyebilirim ama beni heyecanlandırdığını söyleyemem.

 Son olarak kitabın yakın zamanda film olarak vizyona gireceğini öğrendim. Başrollerini Blake Lively ve Anna Kendrick paylaşıyormuş. Filmlerin kitaplardan çok şey kaybettirdiğini düşünenlerden olduğum için filme gitmeden önce kitabı okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar.😉

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤