30.12.2017

BİR NOEL ŞARKISI ~ CHARLES DİCKENS

 Yarın yılbaşı olduğu için bu hafta yılbaşı konulu bir kitap seçtim.😊 Bir Noel Şarkısı, 1843 noeli için yazılmış bir kitap. Aslında bir çocuk kitabı diyebiliriz ama yediden yetmişe herkesin okuyabileceği bir Charles Dickens hikayesi aynı zamanda. Charles Dickens bu hikayeyi borç kapatmak için yazmış. Ancak yine de oldukça içten bir şekilde yazılmış hikaye. Hatta kitabın başına okuyucuları için şöyle de bir not düşmüş:

 1843 yılında yazılan kitap günümüzde hala önemini kaybetmemiştir. Bu kitabın konu edildiği birkaç film çekilmiş, kitap defalarca yeniden basıma girmiştir. Yeni yıl ile ilgili bir kitap denildiği zaman da ilk akla gelen kitaptır, diyebiliriz.
 Gelelim kitabın içeriğine. Kitapta beş bölümden oluşan küçük, hayaletli bir hikaye anlatılıyor. İlk bölümde biraz daha karakter özellikleri hakkında bilgi verilmiş. Scrooge tam bir profesyonel iş adamı. Taş kalpli, işçilerini sonuna kadar kullanan, insanları umursamayan bir adam. Umursadığı tek şey ise para. Peki bu parayla güzel, mutlu bir hayat mı yaşıyor? Aksine, çok zengin olmasına rağmen sefil bir hayat yaşıyor. 
 7 yıl önce kaybettiği arkadaşı Marley'de onun gibiymiş zaten. İş ortağı olarak birbirlerinin en yakın
arkadaşlarıymış. Scrooge'da Marley'nin evinde yaşıyor ve noelden bir gün önce Marley'nin hayaleti eve geliyor.
 Marley, en yakın arkadaşı olarak gördüğü Scrooge için bir hayalet olarak karşısına çıkıyor. Yeni yıl Scrooge hariç herkesi bir mutluluğa sürüklemektedir. Oysa Scrooge için yeni yıl sıradan bir gündür ve insanlar daha da sinir bozucudur. Marley bunu düşünerek bir hata yapmı ve sonuç olarak bir acı çeken bir hayalet olmuştur. Aynı şeyin en yakın arkadaşının başına gelmesini de engellemek istemektedir. Bu nedenle de Scrooge'a bir şans tanınması için üç hayaletle anlaşma yapmıştır: Geçmiş Noel Hayaleti, Bugünün Noel Hayaleti ve Gelecek Noel Hayaleti.
 Her  bölümde bir hayaletle karşılaşması anlatılan Scrooge bu durum karşısında büyük bir şok yaşar. Bu bölümlerde Scrooge'ın neden böyle biri olduğunu, kendisine nasıl davranıldığını unuttuğunu gösterir bize Dickens.


 Dickens parasızlık çekerken paranın her şey olmadığını anlatan bir hikaye yazan parlak bir yazardır. Yani umut hep vardır. İnsanlığın en büyük ilacı değil midir zaten umut?
 Sıradan bir noel hikayesinin Dickens'ın kaleminden çıkmış hali olarak tanımlayabiliriz bu kitabı.
 Herkese mutlu, umutlu, sağlıklı, huzurlu bir yıl dilerim. Mutluluk paçalarınızdan aksın. 😁😁

 Yeni yılda, bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 


24.12.2017

KARANLIĞIN SOL ELİ ~ URSULA K. LE GUİN

 Ursula K. Le Guin sadece kendine ait bir dünyası değil, kendine ait bir evreni olan yazar. Muhteşem bir zeka. Bu zeka insana hayran olmamak gibi bir seçenek bırakmıyor. Bir romancının işi yalan söylemektir, diyor Ursula ve bize bu kitabıyla muhteşem yalanlar söylüyor. 
 Düşünsenize Kış olarak adlandırdığınız gezegene tek başınıza bir dünyalar birliğini temsil eden Ekumen adına gönderiliyorsunuz. Hava sizin için hep soğuk. Onlar için yaz sizin dünyanızda kış. Ve kışları sizin için neredeyse ölümcül bir soğuk demek. İnsanları sizden daha kısa ve çift cinsiyetli. Neler hissederdiniz? Neler düşünürdünüz? Ya da en önemlisi başınıza neler gelebilirdi?
 Ursula K. Le Guin, böyle bir gezegende Genli Ai'nin başına gelenleri anlatmış Karanlığın Sol Eli'nde. İlk önce "L" harfini söyleyemediği için ona Genri Ai diyen Karhidelilerin ülkesine giden elçimiz burada iki yıl kadar kalıyor. 
  Kış gezegenine Gethen de deniyor. Ben kitabı okurken kafamı en çok karıştıran şeyler bunlardı; Kış, Gethen, Karhide hangisi ülke, hangisi gezegen ancak kitabın ortalarında çözebildim. Karhide ve Orgoreyn ise iki farklı ülkenin adı. Başka ülkelerde var ama ön plana çıkan iki ülke Karhide ve Orgoreyn.
 Elçiye bu iki ülkede de inananlar ve sahtekar olarak görenler çıkıyor. Sahtekar olmadığını ispatlamak için sabırla uğraşan elçimiz Genli Ai, ilerlemenin önemli olmadığı Kış halkı için, özellikle Karhideliler, bir sapkın. Kış halkı sadece kemmer denilen bir dönemde cinsel özelliklere sahip oluyor ki kimin kadın kimin erkek olacağı da önceden bilinmiyor. Bu sürekli değişiklik gösteren bir durum. Genli Ai sürekli kemmerde olduğu için onu sapkın olarak görüyorlar. Bu toplumda tecavüz diye bir şey de yok. İnsan sadece insan olarak görülüyor; kadın-erkek olarak ayrımcı davranışlarda bulunulmuyor.


 Gethen'de kavga, cinayet, çatışma  olsa bile savaş diye bir şey yok. Savaş için bir kelimeleri bile yok. Oysa ki kar yağışını tanımlamak için onlarca kelimeleri var. Çünkü insanlar sadece ihtiyaç duydukları kelimeleri oluştururlar. Hiç savaş olmayan bir yerde neden savaş gibi bir kelime ihtiyaç olsun ki?
 Karhide başbakanı Estraven, Karhide bir millet değil, bir aile kavgasıdır diyor. 
 Biseksüel bir toplumda kendisine benzemeyen insanların arasında kalan elçinin yine en yakın olduğu kişi Başbakan Estraven. Ona her ne kadar güvenmese de Estraven ülkesinin bir dönüm noktasından geçtiğini fark eden tek kişi. Elçinin ona güvenmemesinin nedeni ise kültür farklılıkları. Estraven, elçinin gururunu incitmeden yardım ettiğini düşünürken elçi onun bu hareketlerini sinir bozucu buluyor. Kendisine yardım etmediğini düşündüğü bu başbakana da hiç güvenmiyor. 
 Karhideliler için şifgretor olarak bilinen gurur diye çevirilebilecek ama insanları daha hassas olmaya iten bir durum var. Birbirlerinin şifgretorlarına hakaret etmemek için her şeyi ince ince düşünüyorlar. Elçi de bu şifgretora hakaret etmeden Karhide'yi 80 dünyanın katıldığı Ekumen'e katılmak için ikna etmeye çalışıyor. Fakat onun dünyasında böyle bir şey olmadığı için içten içe oldukça zorlanıyor.
 Orgoreyn ise bizim toplumlarımıza daha yakın bir toplum. Daha gelişmiş ve kontrolcü bir yapısı var. İletişim ve haberleşme bile devletin kontrolü altında. Devlet ile kastettiğim şey de yöneticiler değil, bu yöneticilerden çok daha güçlü bir konumları olan sarflar. Orgoreyn biraz daha modern dünyadan nasibini almış; entirika, yalan, nabza göre şerbet vermeyi bilen bir ülke. 
 Bütün bunlar Genli Ai için oldukça karmaşık ve zorlu bir süreçti. Aslında hiçbir dünya kendi içinde karmaşık değildir, gözlemleyenin sistemi içinde karmaşıktır. Çünkü yazılı ve özellikle yazısız normları farklıdır. Bütün bunlara uyum sağlamaya çalışmak herkes için zorludur. Karhide ve Orgoreyn'de bile değişen yazılı ve yazısız normlar, yani sistem, büyük farklar gösterir. Çünkü bütün sistemler kendi adına hareket eder ama diğerlerinin hareketlerini göz önünde bulundururlar.
 Zihni oldukça zorlayan bir kitaptı. Yazar o kadar detaylı bir dünya oluşturmuş ki bunları sindirmek için bazı şeyleri tekrar tekrar okudum. Öyle akıp giden bir kitap değildi belki ama insana gerçek anlamda bir şeyler öğreten, kafasını çalıştıran bir kitaptı. Bilim kurgu meraklılarına şiddetle tavsiye ederim.
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

16.12.2017

UÇAN HALININ AYRODİNAMİK SORUNLARI ~ TUNA KİREMİTÇİ

 " Dünyayı fethedecek bir roman yazmak ne kadar zor olabilir? "

 Kitabın başlangıç cümlesiydi bu. Aşk romanlarının unutulmaz yazarı Berkay Uysal, dünyayı fethedecek bir roman yazmaya karar veriyor ve başına gelmeyen iş kalmıyor.😁
 Berkay Uysal yazdığı romanları beğenmeyen ama para kazanmak için bu tip romanlar yazmaya devam ediyor. Çünkü bu romanlar sayesinde eşi Zeynep ve kızı Müge ile maddi sorunlar yaşamadan güzel bir hayat sürüyorlar. Yazdığı romanlardan hoşlanmıyor, hatta aşk romanlarının unutulmaz yazarı olarak anılmak da canını sıkıyor ama yaşadıkları rahat hayatı değiştirmek istemiyor. Bu romanları yazmaktan duyduğu sıkıntıyı da bıçak koleksiyonuyla ilgilenerek atıyor. Unutulmaz aşk romanlarının yazarının bir bıçak koleksiyonu sahibi olması başta biraz garip gelse de kitabı okudukça bıçakların onu rahatlatma nedenini anlayabiliyorsunuz.


 Dünyayı fethedecek roman olarak Batı'nın beğeneceği bir kitap yazmaya çalışıyor. Çünkü Batı, dünya demek bir nevi. Batı'nın beğendiği şeyler bütün dünyaya yayıldığı için böyle bir tavır takınıyor. Aslında ben Tuna Kiremitçi'nin burada biraz iğneleme, laf sokma yaptığını düşünüyorum. Oldukça haklı bir şekilde dünyanın Batı'dan ibaret olmadığını ima etmeye çalışıyor.
 Batı'nın ilgisini çekmek için ise Anadolu'yu kullanmaya karar veriyor. Aslında Anadolu hakkında sığ düşünceleri olan bir yazar. Ancak Orhan Pamuk ve Elif Şafak'ın izinden giderek Anadolu hakkında yazmaya karar veriyor.
 Yakında 50 yaşına basacak olan Berkay biraz da bu yaşına kadar gerçek anlamda bir şeyler yapamadığını düşünüyor. Zaten 50 yaşında olmak onun için korkunç bir şey ve artık biraz da bu nedenle dünyayı fethedecek bir roman yazmaya karar veriyor. Abileri Turabi ve Celayir de kardeşlerinin 50. doğum gününde hapisten kaçınca olanlar oluyor.


 Berkay Uysal, Natalie Portman takıntısı olan orta yaşlı bir adam. Her bölümde en az bir kere adı geçiyor. Yüzeysel romancılıktan derin bir yerlere inmeye çalışırken de hayallerindeki Natalie Portman onu teşvik ediyor. Karısı Zeynep de Natalie Portman ile yaşamaya alışmış ve Berkay'ın Natalie hakkındaki duygularını biraz da bıkkınlıkla umursamamayı öğrenmiş. Hatta o kadar Natalie Portman takıntılı bir adam ki kızının adını başta Matilda koymak istemiş. Bilenler bilir Matilda, Portman'ın canlandırdığı ilk efsane karakterdir.
 Evi terk ettikten sonra şans eseri karşılaştığı insanlar sayesinde Berkay olmuş bir adam. Berkay aslında gerçek adı değil. Gerçek adı Abidin ve Abidin hayatla başa çıkamayacağı için Berkay olmuş, yani kendini korumak için. Yıllar sonra abileri tekrar karşısına çıktığında önce biraz afallasa da içten içe hala onları seven küçük bir kardeş Abidin/Berkay. Aile, ailedir. Anne babanızın ya da kardeşleriniz kim olacağını seçemezsiniz ve onları n'olursa olsun seversiniz. Bu sevgi şartlara göre büyür, küçülür ya da yok olur. Turabi de Celayir de ve hatta Abidin de kendi çaplarında birbirlerine yardım ederek aile olmaya çalışıyorlar.
 Kitabın adında kullanılan ayrodinamik kavramı hakkında da ufak bir açıklama yapayım hemen. Ayrodinamik; katı kütlelerin havayla etkileşimi inceleyen bilim dalı. Zeynep bu kavramı hayattaki her şey için kullanıyor. Ayrodinamiği iyi olan kitaplar çok satanlara giriyor, olmayanları zaten Berkay yayınlamıyor. Ayrodinamik kelimesinin olayı da yüzeysel olarak bu.
 Toplumda yer edinememiş iki abi ve bir sızıntı gibi sızarak toplumda yer edinmiş Berkay'ın hikayesi anlatılıyor. Abidin'in de toplumda yeri yok Berkay için. Oldukça da güncel bir roman. Yakın zamanda gerçekleşmiş olaylar anılıyor.
 Kitapta her şey fazla ani oluyor. İnsana bir olayı sindirmek için herhangi bir fırsat vermiyor, hayat gibi. Büyük olaylar o kadar sade, abartısız ve sıradan anlatılıyor ki insan okumak için heyecanlanıyor. Dil çok gerçekçi ve insanın başını ağrıtmıyor. Ama öyle alelade bir metin de değil ki bence bütün bu özelliklerin bir arada yer alabilmesi muhteşem bir şey. Güzel bir kitaptı, çabucak bitti. Yer yer eğlenceli, yer yer düşündürücüydü.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

9.12.2017

BİR KADININ YAŞAMINDAN YİRMİ DÖRT SAAT ~ STEFAN ZWEİG

 Zweig kitabının açılışını bir tartışma sahnesi ile başlatıyor. Pansiyonda kalan misafirler bir skandal üzerine yüzeysel sohbetlerini kenara bırakıp tartışmaya başlıyorlar. Skandalın başkahramanı yakışıklı bir Fransız ile fabrikatörün karısı, iki çocuk annesi Henrietta. Yakışıklı Fransız'ın uzun uzun tasviri yapılıyor ve övgüler alıyor. Zweig kitabı okuyan tek bir kişi bile onu beğenmeyip burun kıvırmasın istemiş. Kibar, mütevazi, her kesimle ilişki kuran, hoş sohbeti olan birisi Fransız. Ancak kendisi fabrikatörün karısıyla kaçınca bir skandal patlak veriyor.
 Bir kadın nasıl sadece birkaç saat geçirdiği biriyle iki çocuğunu da arkasında bırakarak kaçar, sorusu üzerine dönüyor masadaki tartışma. Bu tartışma aslında anlatıcımız ile masanın kalanının fikir çatışmasından doğuyor. Anlatıcıya göre bir kadın için birkaç saatoldukça önemliyken diğerleri uzun zamandır saklanan bir yasak aşk olduğunu savunuyor. Bu tartışmadan sonra pansiyon müşterilerinden olan Bayan C. ile anlatıcı yakınlaşıyor. Bayan C. İngiliz bir elit olarak görülüyor. Kadın bir mektup yazıp anlatıcımıza ulaştırıyor ve kitabımızın asıl kahramanının Bayan C. olduğunu anlıyoruz.
 Zweig kitaba giriş için oldukça muazzam bir yol seçmiş. Küçük ve yüzeysel bir olayla başlayan kitap benzer bir olayın derine inmesiyle devam ediyor. 
 Ardından 67 yaşındaki Bayan C. anlatıcımıza 27 yıl öncesini anlatmaya başlıyor. Kendisi kocasının ölümüyle boşluğa düşmüş bir kadın. Ancak hala kocası varmış gibi yaşamını devam ettirmekte olan kadın, eskiden kocasıyla gittiği bir kumarhaneye gidiyor. Kocasının ona öğrettiği taktik üzerine oyun oynayanların ellerini incelemeye başlıyor. Zweig oldukça uzun bir şekilde eller ve kumarın bağlantısıyla ilgili tasvirler yapmış. Ve Bayan C. aniden gördüğü bir çift ele adeta vuruluyor. Maceramızda burada sonra başlıyor. 
 Bayan C.'nin vurulduğu bu adam en fazla 24 yaşında olan bir genç. Erkeksi değil ama etkileyici bir genç olmakla beraber Bayan C. en çok onun ellerinden etkileniyor. Genç adamın ellerinden hissettiği gerilim ve heyecan kadını adeta çarpıyor diyebiliriz. Bu gencin bir kumarbaz olduğunu ve o gece her şeyini kaybettiği için intihara kalkışacağını bir bakışta anlıyor Bayan C. ve ona yaklaşmasıyla asıl olay başlıyor. 


 Sigmund Freud kitabın küçük bir başyapıt olduğunu söylemiş. Açıkçası okuduğum en iyi Zweig kitabı değildi ama yine de iyi bir kitaptı. Gün içerinde okunabilecek lokmalık bir kitap olduğunu da söylemeliyim. İnsanların daha doğrusu kadınların arzuları için neler yapabileceğini ve bu arzunun bitmesiyle neler hissedeceğini anlatmış Zweig. Kadınların psikolojik analizlerini oldukça da iyi yapmış, çünkü kendimi o kadının yerine koyduğumda evet, bende bunu hissederdim, diyebildim. Kısa zamanda gerçek bir şeyler hissetmek isterseniz tavsiye edeceğim bir kitaptır kendileri.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

2.12.2017

AŞK SENİ DE VURUR ~ JULİE GARWOOD

 Highlands' Lairds serisinin son kitabını bitirerek bir tarihi aşk roman serisinin daha sonuna gelmiş bulunmaktayım. Mükemmel olmasa da güzel bir seri olduğunu itiraf etmeliyim. Baş karakterlerimiz St. Biel'li Prenses Gabrielle ve İskoç Beyi Colm MacHugh. Bir önceki kitaptan gelen karakterimiz ise Brodick, Ramsey değil.😔

 Colm MacHugh, Herkül kadar güçlü ve tabiki savaşta oldukça acımasız biri; yenilmesi de yakalaması da imkansız. Ki bu benim aklıma şu soruyu getirdi, yenilmesi imkansızsa neden kaçsın ki? Sonuçta sadece kaçan biri yakalanabilir. Ayrıca Colm bir önceki kitaptan tanıdığımız Brodick'ten daha öfkeli ve tehditkar. Tam bir yalnız kovboy olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Neyse, kızımız Gabrielle ise yine herkesin peşinde olduğu güzeller güzeli bir kız. Yani bir başka iki mükemmel karakterin aşkını anlatıyor Garwood bize. Bu arada Gabrielle, Brodick'in karısının kuzeni olduğu için Brodick ona az da olsa aile ilgisi gösteriyor.

 Gabrielle yaşlı bir bey olan Monroe ile evlendirilmek üzere İskoçya'ya gönderiliyor. Gabrielle'in babası Monroe ile olan evliliği kızının güvenliği için kabul ediyor. Açgözlü Kral John (kendisi önceki kitapta Arianna'nın hazinesinin peşindeydi), St. Biel hazinesinin peşine düşüyor. Gabrielle'in de bu konuda bir şeyler bildiğinden şüpheleniliyor.

 Kızın çeyizi Kral John'a ait olan ve oldukça verimli toprakları olan Finney Ovası. Ovanın komşusu olan klanlar da aralarında bu ova için kavga ediyor. Bu klanlardan biri de Colm'un klanı. Aynı ovanın peşinde olan MacKenna klanıyla MacHugh klanı arasındaki bu çekişme sonucu Colm'un 'güçlü savaşçı' kardeşi Liam kaçırılıyor. (Daha sonra kitapta Liam da bizim sorduğumuz soruyu sorup bu kadar güçlü olup nasıl kaçırıldığını anlayamadığını söylüyor. Yani yazar da bağlantıyı tam anlamıyla kuramamış ama muhtemelen tekrara düşmemek için de Liam'ı küçük bir çocuk yapmamış.) Bir tesadüf sonucu Gabrielle, Liam'ı görüyor ve onun kim olduğunu bilmeden onu kurtarıyor. Ancak Colm, başka olaylar nedeniyle kardeşini kurtaranın Brodick olduğunu düşünüyor. Zaten kız kitabın sonlarına doğru Liam'ı kurtardığını söylemeye karar veriyor.

 Gabrielle'in evleneceği  Bey Monroe bir cinayete kurban gidince olaylar patlak veriyor. Gabrielle'in başına gelmeyen kalmıyor ve Brodick, Colm'dan borcunu ödemesi için Gabrielle ile evlenmesini istiyor. Yani aşkla başlayan bir ilişkileri yok hatta kız Colm'u ilk gördüğünde korkudan nefesi kesiliyor. Ancak garip bir şekilde bir anda Colm'dan hoşlandığını da öğreniyoruz.

 Sonuç olarak mükemmel olmayan ama güzel ve eğlenceli bir kitapla karşı karşıyayız. Lokmalık bir kitap olduğunu da söylemeliyim. Öyle kafa yoran bir tarafı yok. Tarihi aşk romanları arasında okunabilitesi yüksek romanlardan.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

25.11.2017

UĞURBÖCEĞİ ~ D.H.LAWRENCE

 D.H. Lawrence 1885 - 1930 tarihleri arasında yaşamış dönemine uyum sağlayamamış bir yazardır. Kitabında normal bir aşk hikayesi anlatılmıyor. 1918 yılında bir aşk hikayesiyle savaş manzarası anlatılıyor aslında.
 Lady Beveridge, eski bir tanıdıkları olan Kont Johann Dionys Psanek'i hastanede savaş yaralısı olarak görüyor. Ardından kızı Leydi Daphne'ye gidip durumu anlatıyor ve beraber kontun ziyaretine gidiyorlar. Bu arada Daphne'nin kocası da asker ve kayıp durumda ki daha sonra Türkler tarafından esir alındığı ortaya çıkıyor. Neyse, kocasının yokluğunda yalnızlık çeken Daphne ara sıra kontu ziyaret etmeye başlıyor. 
 Kont başlarda bu ziyaretlerden rahatsız oluyor ama bir tek Daphne ile konuşuyor. Yani onunda gönlü var kızda.😁 Hatta zaman geçtikçe kız ile aile geleneklerini falan gerçekleştiriyor ki bahsettiğimiz dönemde geleneklerin öneminden bahsetmeme gerek olduğunu sanmıyorum. Kitaba adını veren Uğur böceğinin kontun ailesinin arması olduğu söyleyeyim hemen. Ben baya merak etmiştim okumadan önce neden uğur böceği, diye.😁 
 Kontun modern dünyanın ve bu dünyanın bir getirisi olan savaşın sıkıştırdığı bir insan olduğunu söyleyebilirim. Özgür olmak ve kanunun dışına çıkmak istiyor. İçine sıkıştığı dünyayı sevmiyor. Ben bu durumu sistemi yıkmak için sistemin dışına çıkma fikri olarak değerlendirdim. Ayrıca kont dünyaya karşı duyduğu bu nefreti saklamıyor ve hatta öfkeli bir ruh olduğunu da kabul ediyor. 
 Leydi Daphne ise bu öfkeli ruhtan kaçmak, vazgeçmek istiyor ama bu durumda bile görüşmeleri engellendiğinde, bu engelleri aşmak için ne gerekiyorsa yapıyor. Yani aralarında oldukça kuvvetli bir çekim gücü var. Aslında Daphne hayatında hiç karşılaşmadığı bu karakterin aşkını merak ediyor bir nevi. Şefkatli kocasının aksine kont, yabani bir insan. Çünkü kont insan sevmiyor.
 Daphne kocasını yeniden ve daha çok sevebilmek için çaba harcıyor, savaşın onu değiştirdiğini umuyor. Bu değişimle kocasının kont gibi yabani birine dönüşmüş olmasını istiyor içten içe. Yani kocasında kontu arıyor ancak bulamayınca huysuzlaşıyor. Kocası onu taparcasına seviyor ve aşkın bir konuma yerleştiriyor. Daphne ise bu durumdan rahatsız oluyor. Çünkü o kendisini sıradan bir insan olarak görüyor, aşkın bir konumu olduğuna inanmıyor. Böylece kocasının romantikliğini rahatsız edici bulup konta olan aşkı daha çok büyüyor.
 Lawrence savaşın insanları nasıl etkilediğini anlatmış bu kitabında. Savaştan dönen her insan gördüğü kandan, ölümden, silahlardan etkilenir ve farklı tepkiler ortaya çıkar. Savaş kontu daha da yabanileştirirken Daphne'nin kocasını daha da uysallaştırmıştır. Bir de savaşın bitmesini bekleyen, askerlerin geride bıraktığı insanlar var tabi. Geride kalanların düştüğü endişe durumu, merakları ve beklentileri anlatılmış. Daphne kocasının daha da sertleşmesini beklemiştir ve duyduğu hayal kırıklığı onun hayatını etkilemiştir. Savaşın sadece askerleri ya da savaşın yapıldığı coğrafyayı değil, herkesi etkilediğini görürüz böylece. Ayrıca kitapta geçen konuşmalarda savaş karşıtlığı açık açık gösterilmiştir. 
 Kont Dionys'in adının güzelliğinden çok bahseder Daphne. Dionys'in şarap tanrısı olan Dionysos'tan gelme bir isim olduğunu düşünecek olursak yazarın bize gizli bir imada bulunduğunu da düşünebiliriz. Çünkü Dionysos medeniyetin destekçisi ve barış aşığıdır.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

18.11.2017

RÜZGARDA SAVRULAN KÜLLER ~ KATHLEEN E. WOODİWİSS

 695 sayfalık kitap bize bir roman olduğunu dolu dolu hissettiriyor. Yazarın oldukça detaylı bir dili var. Olayları gözünüzde canlandırmak için büyük çaba harcamış. Betimlemeler o kadar fazla ki olayı gözünüzde canlandırmamanız imkansız hale gelmiş. Detay seviyorum diyenlerdenseniz şiddetle tavsiye ederim. (Ben bir detaysever olarak biraz bunaldım açıkçası ama yine de şansınızı deneyin.)

 İç savaştaki Amerika, New Orleans kitabın ilk kısmındaki mekanımız. İkinci kısımda başka bir yere geçiyorlar. (Gereğinden fazla spoiler vermemeye çalıştığım için söylemeyeceğim.) Erkek baş karakterimiz Cole Latimer; cerrah olarak atanan yüzbaşı oldukça yakışıklı bir adam. Genç ve dinamik. Alaina MacGaren ise tehlikelerden korunmak için erkek kılığında seyahat eden bir kadın. Onun için en önemli şey hayatta kalmak, çünkü aynı zamanda bir suçlu olarak da aranıyor. Cole ile karşılaştıklarında adam küçük bir erkek çocuğunu koruduğunu sanarak onu amcasının evine kadar bırakıyor. Alaina'nın kıskanç ve uyuz kuzeni de kitaba böylece dahil oluyor. Kuzeni Roberta, Cole'den o kadar etkileniyor ki onun düşman bir asker olması umurunda değil. Ona göre Cole hayatına heyecan katmanın yeni bir yolu. Ancak Alaina ne kadar Cole'den etkilense de onunla düşman oldukları gerçeğini unutmuyor. Ancak ona hastahanede bir iş bulmasına da karşı çıkmıyor. Çünkü amcasının ona bakamayacağını düşünüyor ve böylece Alaina, Al oluyor. 

 Kadınsal olarak kuzenini kıskanan Roberta ise bu durumdan oldukça memnun oluyor. Ancak Al ve Cole ikilisinin samimiyetinden yine de hoşlanmıyor. Al ise gün geçtikçe Cole'den daha çok hoşlanıyor. Ayrıca hastahanede girdiği işle birlikte Kuzeylilerin de insan olduğunu fark edip önyargıları kırılıyor. Erkek kılığındaki yaşamının avantajları her ne kadar daha fazla olsa da bir kadın olmayı özlüyor Alaina.

 43 bölüm ve 2 kısımdan oluşan kitabın ikinci kısmı, birinci kısmından daha iyiydi. Zaten ilk kısmın sonlarına doğru kitap sıkmaya başlıyor. İkinci kısımla birlikteyse yeniden heyecan vermeye başlıyor. Kafa dağıtmalık bir kitap asla değil. Okurken emek vermek, kafa yormak zorunda olduğunuz ağır bir roman. Doğrusu kitaba başlamadan kalınlığının bir gözümü korkutmadığını söyleyemeceğim, korktum ama yine de dört gün içerisinde bitirdim. 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤ 

12.11.2017

ÖLÜMLE RANDEVU ~ MARİO MAZZANTİ

 Kitap Ortaçağ araştırmaları yapan ünlü bir profesörün ölümü ile başlıyor. Komiser Benni de katilin peşine düşüyor. Ellerinde çok az ipucu var ve olaylar da oldukça yavaş bir şekilde gelişiyor. Olay her ne kadar 2006 yılında geçse de daha çok tarih anlatılıyor. Tarih kısımlarının anlatılması içinse Komiser Benni'nin sevgilisi Angela yardımcı oluyor ve tarihe meraklı bir doktora başvuruyorlar.

 Açıkçası kitap Komiser Benni ve sevgilisi Angela'nın tarih dersi almasını daha çok anlatıyor. Çok fazla Hristiyanlık tarihi anlatılıyor ve bu durum insanı sıkıyor. Çünkü bu kitabı tarih okumak için elime almamıştım sonuçta. Çok fazla tarih olduğu içinde okuyucunun dikkati dağıtılıp gülümsetilmek istenmiş ancak bu girişim işe yaramıyor. Çünkü espriler havada kalmış. İlk 134 sayfa adeta bir tarih kitabı olarak yazılmış gibi. Ancak deliller sürekli tarihi olaylar ilgili çıkınca bu durumda uzuyor.

 Bir de elyazması ortaya çıkınca tamam bakalım daha ne kadar sıkıcı olacak, dedim. Çünkü benim okuduğum tek el yazması Marx'ınkiydi. Ancak elyazması kitapta okuduğum en güzel kısımdı. Yani kitabı biraz elyazmasını bitirmek için hızlı okudum.😁

 Aksiyonu düşük bir kitaptı. Aslında tarihin bir ders gibi anlatıldığı kısımlar bitince kitabı okumak kolaylaşıyor. Ancak tarihi sevmeyenlerin okuyabileceği bir kitap değil. Tarihi sevenlerinde (ki ben tarih severim) Hristiyanlık tarihine daha doğrusu İtalya tarihinde Hristiyanlığa ilgi duyması okumayı kolaylaştırır. Mario Mazzanti'nin şuana kadar çevirisi yapılan diğer üç kitabı da okudum ve bu kitap kendimi zorlayarak okuduğum tek kitaptı. Bir yazarın hayatımda gördüğüm en iyi ve en kötü kitabın ikisini de yazabileceğini düşünmezdim. Ama Mazzanti bunu başardı. Ölümle Randevu okuduğum en kötü polisiye romandı.😓

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤ 

4.11.2017

ÖLDÜRMEK İÇİN MÜKEMMEL BİR GÜN ~ MARİO MAZZANTİ


 Bir başka cinayet kitabıyla daha karşınızdayım.😼 Mario Mazzanti yine mükemmel bir iş çıkarmış. Yazar bu defa kaçırılan küçük bir kızı arıyor. Önceki kitaptan da tanıdığımız Trevis yine olaylara dahil olsa da baş kahramanımız bu sefer o değil. Zaten aradan 20 yıl da geçmiş ve yıl 2004 olmuş. Yani Trevis de artık yaşlanmış ve sadece birkaç kişiyi tedavi ediyor.

 Kaybolan küçük Ami'nin arayışı insanı gerçekten geriyor. Mükemmel görünen bir ailenin kızı olan Ami kaçırıldığında insan haliyle kimse bu kadar mükemmel olamaz, diyor ama olaylar öyle bir hal alıyor ki vay be demekten de kendini alamıyor insan. Ami kaybolduktan sonra herkes elinden geleni yapıyor. Ancak ardından gelen kaybolma haberleri insanı oldukça geriyor. Böylece kitap okundukça kendini daha çok okutuyor. İnsanı bitirene kadar merak içinde bırakan yazar, kitabının son sayfasına kadar (kesinlikle mecaz değil) okuyucuyu şaşırtmaya devam ediyor.

 Mario Mazzanti katillerini profillerini de oldukça iyi çiziyor. Sürekli bir suçlu arayışı içinde olduğum için karşılaştığım her karakteri dikkatle incelemeye çalıştım. Doğruyu söylemek gerekirse bu kitap için suçluları bulmak oldukça zordu. Bence Şah Mat'tan sonraki en iyi romanıydı, tartışmasız. Mazzanti'nin dilimize çevrilmiş 4 kitabı var. Ben üçünü okumuş biri olarak son kitabını da (Ölümle Randevu & Elyazmasının Sırrı) bir an önce okumak istiyorum. Bu kitabı bir gün içerisinde bitirdiğimi de söylemeliyim sanırım. O kadar sürükleyici ve merak uyandırıcıydı ki kitabı elimden bıraktığım an vazgeçip tekrar kitaba dönüyordum.😁 Eğer cinayet, suç, polisiye romanlarından hoşlanıyorsanız bu kitabı kesinlikle okumalısınız.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

30.10.2017

YEMİNİMİ BOZANA KADAR ~ JULIANNE MACLEAN

 Yeminimi Bozana Kadar, tarihi aşk türünde yazılmış bir roman. Ancak kitap bir seri kitabıymış ve ben bunu ancak kitabı bitirdikten sonra öğrendim. Aslında o kadar büyük bir sorun değil sıraya göre okumamak ama okunsa tabiki daha iyi olur. İki kitaplık seri şöyle;
1-Ben Sana Tutsak
2-Yeminimi Bozana Kadar

Kitabın başında birileri bir kaleyi fethediyor ama açıkçası İskoçlar mı İngilizlerin kalesini fethediyor yoksa İngilizler mi İskoçların kalesini fethediyor pek anlayamadım. Yani oldukça kafa karıştırıcı bir başlangıçtı. Ancak sonradan anladım ki kahramanlarımızın ikisi de İskoç ve Büyük Britanya adı altında yaşıyorlar. Büyük Britanya da aşağıda gördüğünüz gibi İngiltere ve İskoçya'nın (Galler'de var tabi) birliğinden oluşuyor.


 Her neyse kitaba dönersek işgal altına alınan kalede bir lider yok. Kızımızın babası vefat etmiş ve erkek kardeşi de henüz kaleye dönmemiş. Bu nedenle de lideri olmayan bir kaleye saldıran Angus kalede pazarlık(!) etmek için kalenin kızı olan Gwendolen'ı karşısına almak zorunda kalıyor. 

 Gwendolen (adını sevdiğinmi söyleyemeyeceğim), Angus'u ilk gördüğü andan itibaren etkileniyor. Angus'da ondan etkileniyor. Ancak bu romantik bir etkilenme yani kız adamın kalesine saldırdığını adamlarını öldürdüğünü falan aklından çıkarıyor. Bence bu çok yüzeysel bir duygu geçişi olmuş, çünkü kız kalesi için canını ortaya koymaya hazırken bir anda düşmanından etkileniverdi. Bu yüzden kitaba eksi bir puan verdiğimi belirtmek isterim. Neyse; hiçbir şekilde dövüşmek için eğitim almamış olan kızımız, savaşması için özel olarak eğitilen bir adam olan Angus ile dövüşmek istiyor. İşte cesaretin aptal işi olduğunu bu kitaplarda anlıyorum. Yani sen elin sıcak sudan soğuk suya değmeden yaşa sonrada başına bir iş geldiğinde ben en iyi şekilde eğitilmiş insanlarla savaşacağım de. O yolun sonunda ölüm var arkadaşım, onun yerine zekanın kullanılabileceğini böyle yazarlara iletmek istiyorum. Kısaca kitabın gerçekçiliğini düşük buldum. Neyse Angus benim aksime kızın bu hareketini oldukça cesur buluyor, o da ayrı bir konu.

Kalenin hanımı olan Gwendolen'ın annesi, pek anne gibi değil. Yani kızına verdiği tavsiyeleri hangi anne verir bilmiyorum. Yine de kız annesine karşı -ilginç bir şekilde- aklı başında davranıyor.

Açıkçası ben bu kitabın kahramanları pek sevemedim. Zaten Angus ilk kitapta da sevimsiz biri gibi duruyor; belki de karakterin bende temeli olmadığı için sevememişimdir, bilemiyorum. Ama boş zamanında okunabilir bir kitap olarak not edilebilir.

Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤


21.10.2017

GÖRDÜĞÜNE ASLA İNANMA ~ MARİO MAZZANTİ

 İlk olarak Şah Mat kitabıyla tanıdığım yazar bende adeta bağımlılık yaptı. Doğruyu söylemek gerekirse Şah Mat en sevdiğim kitaplardan biridir. Ancak buraya yazısını koyamayacak kadar önce okuduğum için sadece bu cümlelerimle tavsiye edeceğim. Gördüğüne Asla İnanma ise yazarı bir kere daha sevmeme neden oldu diyebilirim. Oldukça sürükleyici bir kitaptı, iki gün içinde bitti. Ancak yine de belirtmek gerekirse bir Şah Mat değildi.😉

 Profesör Meriurgo yaşlı, espirili ve zeki bir adam. Trevis'in de akıl hocası diyebiliriz. İkilinin oldukça yakın bir ilişkisi var ve profesörün ölümüyle Trevis yıkılıyor. Ancak bu yıkımın altında ezilmek yerine yıkıntının tepesine çıkmaya karar veriyor. Maceramız da böylece başlıyor. Trevis bir dedektif gibi takılırken Denise de ona yardım ediyor. 

 Kitabın başında yedi kişi katil adayı olarak veriliyor. Bu arada kitaptaki olaylar 1984 yılında gerçekleşiyor, yani teknolojinin bugünkü kadar gelişmediğini göz önünde bulundurmamız da gerekiyor. Çünkü ben bazen kendimi bugünkü teknolojik aletleri neden kullanmadıklarını sorgularken buldum ve kendime hemen olayların 1984 yılında gerçekleştiğini hatırlattım. Mazzanti'nin tıp fakültesinden mezun olduğunu anlamak o kadar da zor olmuyor açıkçası. 

 Kitapta geçen gizli aşk oldukça merak uyandırıcı ve yanıltıcı. Trevis'in asistanı Denise'in gizli sevgilisi de oldukça merak uyandırıyor. ( Ancak kimliğini kitabın sonuna kadar öğrenemiyoruz, hatta benim tahmin ettiğim kişi bile değildi.😓 ) Katilin kim olduğunu bulmak için kendime bir not defteri tuttuğumu da söylemek istiyorum ve katilin kimliğini çözdüğümü de gururla söylemek istiyorum.😏

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 



14.10.2017

DÜNYAYA ORMAN DENİR ~ URSULA K. LE GUİN

 Ursula K. Le Guin bilim kurgu türünün önemli bir yazarıdır. Bilimsel yönü ağırlıklı olmasa bile gezegenler arasılık, insanların değişimi - ilerleyişi (gerçi kime göre-neye göre ilerleyiş?) anlatarak fantastik bir dünya oluşturuyor, bu da onu bilim kurgu dünyasında önemli bir yere oturtuyor. Le Guin'in dili ağır değil, öyle süslü sözcükleri yok ama anlatmak istediğini yalın ve akıcı şekilde anlatıyor.


 Kitabın ilk bölümü daha çok nasıl bir evrenin içerisinde olduklarını anlatmak için yazılmış bir bölüm. Doğrusu ilk bölümde öyle ilgi çekici bir olay yoktu, daha çok durum anlatılıyordu diyebilirim. Ancak ilk bölümün son sayfalarında olaylar ilginç bir hal almaya başlıyor.


Gezegenleri insanlar tarafından ele geçirilmiş Atsheliler (yaratıkçıklar da deniyor, ancak bu ırkçı bir söylem olarak görülüyor), köle olarak kullanılıyor. Bunun adı her ne kadar gönüllü yardım hizmeti olarak geçse de öyle olmadığını anlatıyor yazar bize. Atsheliler barış yanlısı bir toplum olarak onlara gezegenlerine kabul ediyorlar. Ancak insanlar onların bu davranışını suistimal ederek Atshelilere tecavüz ediyor, şiddet uyguluyorlar. Her iki ırkında birbirini çocuk gibi gördükleri söylenebilir sanırım. Ancak Atsheliler artık şiddet ve tecavüzden bıkmış durumdadır, bu yüzden de insanlara kendi silahlarıyla karşılık vermeye karar verirler. 

 Yüzbaşı Davidson bütün canlılardan üstün gördüğü insan ırkını korumak için oldukça büyük bir uğraş gösteriyor. Gerçi Davidson sadece gezegenler arası değil, dünya içinde de ırkçı olan bir asker. Kendi değerlerini korumak ve kendini haklı çıkarmak için şiddete başvurmaktan kaçınmıyor. Yaratıkçık olarak adlandırdığı Atshelilerin bulundukları gezegenin asıl sahibi olması umurunda değil. Umurunda olan tek şey gezegeni sömürmek.

 İnsanlar kendi dünyalarında orman kalmadığı için başka gezegenlere gidip ormanları kesiyor ve kereste elde ediyorlar. 4 yıl öncede Atshelilerin gezgenine yani Yeni Tahiti'ye gelmişler. Yeni Tahiti'nin ataerkil bir toplumu yok. Onlarda kadınlar yönetimde ön plana çıkıyor ve hatta insanların gezegenlerine erkekleri değil kadınları göndermeleri gerektiğini düşünüyorlar. Çünkü onlara göre göç edilecek yeri kadınların hazırlaması gerektiğine inanıyorlar; yuvayı dişi kuş yapar misali. 
 Atshe dilinde çöl kelimesinin bir karşılığı yok, çünkü onların dünyasında çöl yok. Ağaçlar onların dostu, yuvası. Yeni Tahiti'nin özü orman ve insanlar ormanlarını, yuvalarını yok ediyor. Atshe dilinde dünya kelimesi aynı zamanda orman anlamına da geliyor. Yani orman onlar için hayat demek. İnsanların aksine ormanları kesip ev yapmıyorlar, ormanları evleri olarak görüyorlar. Köylerinin, şarkılarının adları ağaçlarla ilgili oluyor. 

 Kitapta mükemmel karakter diye bir şey yok. Selver ve Lyubov kitabın iyi karakterleri olsalar bile mükemmel değiller. Le Guin belki de insanlığın içindeki şiddeti yansıtmak için şiddet dolu bir roman yazmış. İnsanların sadece kendilerinden olanı kabul ettiğini ve diğerlerini ötekileştirdiğini göstermiş. Nüfusu 3 milyon olan Atsheliler ile birkaç bin insanın savaşını anlatmış kitabında. Aslında kitapta bir ırka öldürmeyi öğreten insanlık anlatılıyor diyebiliriz. 

 Kitabın Vietnam Savaşı'na göndermelerde bulunduğu bariz biçimde belli oluyor. Ancak kitap sadece bununla kalmıyor, Kızıl Derililerin de aynı şeyleri yaşadığını ima ediyor. Kitabında dünyamızda yaşadığını bildiğimiz tipte karakterler anlatılıyor, yani uzak gelecekte böyle şeylerin yaşanması acı bir şekilde olasılıklar dahilinde.😔 Güzel bir kitaptı, 130 sayfa birkaç saat içinde bitiyor zaten ve yazar ilk bölümden sonra şimdi ne olacak sorusunu okuyucunun kafasına sokmayı başarmış. Gelecek güzel günlerin bizi beklemesi dileğiyle...

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

  

7.10.2017

TEK İSTEDİĞİM HER ŞEY (DEDİKODUCU KIZ 3) ~ CECİLY VON ZİEGESAR

Dedikodu Kız serisinin üçüncü kitabını da bitirmiş bulunmaktayım. Yani 13 kitaplık bir seride 10 kitabım kaldı.😊 Serinin kitaplarını tam olarak hiç yazmadığımı fark ettim. O yüzden Dedikoducu Kız serisinin kitap sıralamasını şuraya bırakıyorum efendim;
1-Dedikoducu Kız
2-Beni Sevdiğini Biliyorsun
3-Tek İstediğim Her Şey
4-Çünkü Ben Buna Değerim
5-Ben Böyle Severim
6-İstediğim Sensin
7-Kimse Daha İyisini Yapamaz
8-Hiçbir Şey Bizi Bir Arada Tutamaz
9-Anca Rüyanda Görürsün
10-Sana Hiç Yalan Söyler Miyim?
11-Sakın Beni Unutma
12-O Sen Olmalıydın
13-Seni Daima Seveceğim

Kitabımıza döndüğümüzde New York'a noel zamanının geldiğini görüyoruz. Bu sırada önceki kitabın sonunda barışan Serena ve Blair ise arkadaşlıklarının tadını çıkarıyorlar.

Serena anı yaşayan birisi olduğu için ilişkilerin onu engellediğine inanıyor. Bu nedenle de kimseyle gerçek bir ilişki kurmak istemiyor. O özgür ruhlu bir kadın ve kendini bir kişiye bağlamaktan hoşlanmıyor. Blair ise depresyonda ve hala Yale'e girmek için uğraşıyor. Bu uğraşlarında bile hayranı olduğu Audrey'nin bir şekilde yer almasını da sağlıyor. Yani Blair, Serena'nın aksine bir şeylere tutkuyla bağlanma konusunda oldukça ısrarcı. Blair ve Serena birbirine zıt iki karakterin nasıl en yakın arkadaş olabileceğini anlatıyor. Blair adeta ordu nizamından hoşlanan bütün hayatını planlayan ve bu planların alt üst olmasıyla ruhu da alt üst olan bir karakterken Serena sıkıya gelemeyen özgürlüğünün tadını çıkarmaktan hoşlanan gençliğini sonuna kadar yaşamaya kararlı bir karakter. Yani herkes bu kitapta biraz kendini bulabilir. 


Nate ve Jenny ilişkisi ise biraz karışıyor. Jenny, Nate'in onu gerçekten sevdiğini düşünürken Nate o sıralarda genelde başka şeyler düşünüyor. Hatta Blair ile birbirlerini gerçekten tanıdıkları hissine yeni kavuşuyor.😒 Blair'in Jenny'den çok daha muhteşem olduğunu düşündüğünü de bir kenara not edelim. Yani Nate aslında Jenny'yi umursamıyor. Sadece sıradan hayatında sıkıldığında bir farklılık olarak görüyor Jenny'yi. Jenny ise tam bir aptal aşık olduğundan bu durumu fark edemiyor. 

Chuck ise yine ortalarda yok, ki kendileri benim dizideki en sevdiğim karakterdi. Bakalım dördüncü kitapta ortaya çıkacak mı?

Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤



" Beni sevdiğinizi biliyorsunuz. "

30.09.2017

AY IŞIĞI SOKAĞI ~ STEFAN ZWEİG

 İyi bir yazarın iyi bir kitabıyla daha karşınızdayım. Zweig bu kitabında bizlere 5 küçük öykü anlatıyor. Bu öykülerin her biri de o kadar gerçeklikle iç içe ki yazara bir kez daha hayran kalmadan edemiyor insan. Hemen ilk öykümüzle başlayalım.

 1)Ay Işığı Sokağı: Karakterimiz Almanya'ya giden treni kaçırıyor ve Fransa'da kalıyor. Karakterimizde Zweig gibi bir Alman. Otelinde bunalıp kendisini sokaklara atıyor ve tesadüfen geçtiği sokakta Almanca bir şarkı duyduğu meyhaneye giriyor. Öykü bu meyhanedeki insanlarla ilgili aslında. Ayrıca anlatıcı öykünün ana karakteri de değil, Zweig küçük bir şaşırtma yapmış. Sonu biraz okuyucuya bırakılmış gibi geldi bana. Bu küçük öyküyle Zweig, egonun insanın başına neler getireceğini anlatıyor.

 2)Leoporella: Crescenz evlilik dışı bir çocuk olarak zor şartlar altında büyümüş bir kadın. Parayı zorlukla kazanıp seven bir başka karakter de Crescenz. Para kazanmaya odaklı sınırlı bir dünyası varken bir aşk ilişkisi ihtimali kendini açmasını sağlıyor ve böylece adam için her şeyi yapmaya başlıyor. Bu arada adam çalıştığı evin beyi ve aslında zengin olan da karısı. Adamın karısıyla arasının bozuk olmasından nasıl mutlu anlatamam. Oldukça ürpertici bir kadın ki delicesine hizmet ettiği baronu bile ürkütüyor. Kadın aslında onun sırdaşı ve suç ortağı haline geliyor ama gerçekten çok korkunç biri. Hayatına gelen bu yeni heyecan dalgasıyla yapmadığı şey kalmıyor.

 3)Nişan: İspanyollarla gerçekleşen bir çatışmanın ortasında şans eseri hayatta kalan Fransız albay hiç bilmediği bir ormanda, düşman topraklarında yapayalnız kalıyor. Zweig böyle anlatıyor durumu. Albay askerlerinin öldüğünü görünce acı ve öfkeyle gördüğü bir İspanyol'u öldürüyor. Bir süre gururuyla mücadele ettikten sonra onun kıyafetlerini giyip hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor Zweig. Oldukça etkileyici bir hikaye olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

 4)Leman Gölü Kıyısında Bir Olay: Bir balıkçının Leman Gölü'nde bulduğu bir insanla başlıyor öykü. Kendisi Fransa'dan Rusya'ya dönmeye çalışan bir Rus asker kaçağı. Köyde Rusça konuşmayı bilen bir kişi var ve o da işlerinden dolayı adamla ilgilenemiyor. Yapayalnız kalan asker kaçağımız çaresizliği dibine kadar hisseden bir insan olarak hareket ediyor. Açıkçası kitaptaki en etkileyici hikaye buydu.

 5)Avare: Bu sefer bir öğrenci var sayfalarımızın arasında. Ancak sınıf arkadaşları yaşıtları değil. Kendi arkadaşları mezun olmuş ama o sınavı geçemediği için henüz mezun olamamış. Kendini yapayalnız hisseden genç bir ruhun onu sınavdan geçirmeyen öğretmenine büyük bir kin duyuyor. Zweig birkaç sayfaya yine güzel bir hikaye sığdırmayı başarmış.

 Zweig'in intihara meyilli biri olduğu buradaki öykülerinden belli oluyor. Spoiler vermek gibi olmasın ama her öykünün sonun ölüm/intihar var. Hikayeler en kötü durumlarla karşı karşıya gelen insanları anlatıyor. İnsan incelemeyi çok iyi bilen Zweig öykülerini başarıyla yazmış. O kadar gerçek ki bazen bu insanların gerçekten yaşadığına inanırken bulabilirsiniz kendinizi.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

23.09.2017

FİDYE ~ JULİE GARWOOD

 Bir başka Julie Garwood kitabıyla karşınızdayım. 544 sayfa başta bir insana kaç günde biter acaba dedirtse bile 2 günde bitiveriyor. Hatta kitabı kapatıp ara verdiğinizde acaba ne olacak, diye sordurtuyor insana. Bir polisiye romanı değil ancak eğlenceli ve iyi yazılmış bir tarihi aşk romanı. Merak ögesini oluşturan ise karakterlerimizin ilişkileri.

 Yazar kitabın tanıtımında her ne kadar iki aşk hikayesi vaat etse de bir çiftimiz oldukça eksik anlatılıyor. Göz önünde olan çiftimiz Brodick ve Gillian'ın yolları tamamen kaderle bağlanmış. Ben kadere çok inanan biri değilimdir, yani kaderimizi biraz da yaptığımız tercihlerin belirlediğine inanırım ama bir aşk romanı okurken bu gerçeği biraz göz ardı edebiliyorsunuz.

 Kitap Gillian'ın küçüklüğünü anlatarak başlıyor. Küçük Gillian bazen çok zeki bazense aptalın teki oluyor; arası yok. Çocukken evlerine yapılan bir saldırı sırasında Gillian bütün ailesini kaybediyor; babası ölüyor (annesi zaten ölmüş), kaçarken ayrı düştüğü ablası da kayboluyor. Böylece Gillian amcasının yanına gönderiliyor ve orada büyüyor.

 Diğer aşk hikayemizin kahramanı ise Ramsey Sinclair ile Bridgid KirkConnell. Ramsey'in babası, Bridgid'e, babasının iyi bir savaşçı olması nedeniyle, eşini seçme hakkı vermiş. Ramsey ve Bridgid de aldığı evlilik tekliflerini iletirken tanışıyorlar. Açıkçası Bridgid'i, Gillian'dan daha çok sevdim ve Ramsey'i de Brodick'ten.😁 Ancak yazar Ramsey ve Bridgid'i kitabın ortasına doğru olaylara dahil ediyor hatta aşklarını da kitabın sonlarında yaşatıyor. Bu durum beni üzse de Brodick ve Gillian'ın da iyi bir ikili olduğunu söylemeliyim.

 Gillian kardeşini aramak için bir İngiliz olarak İskoçların ortasına düşüyor. Önceki kitaptan tanıdığımız Ian Maitland'ın oğlu Alec'i kurtarıp İskoçların gözüne giriyor. Zaten Brodick ile de Alec'in koruyucusu olması vesilesiyle tanışıyor. Şimdi kitap iyi dediysek hiç saçma bir şey de yok demedik, Gillian daha Brodick'i görmeden adamın hançerinden elektrik alıyor. Dur, bir adamı gör değil mi? Yok, hançer çok etkiledi onu. Neyse bunu geçtim, kitapta bazı cinsiyetçi söylemler de mevcut. Bu durum beni biraz rahatsız etti. Yani mesela şöyle diyor yazar: Genç adamın ürkmüş bir kadın misali beti benzi atmıştı. Sadece kadınların mı beti benzi atar? Ya da erkekler ürkemez mi?

 Irk konusuna döndüğümüzde ise İngilizlerin ve İskoçların eskiden birbirlerinden hoşlanmadıklarını biliyoruz. Ancak annesi de İngiliz olan bir çocuk için Alec İngilizlere karşı oldukça önyargılı. Hatta Maitland askerleri de öyle. Burası da biraz saçmaydı, çünkü İngiliz bir kadın önemli bir konum elde ettiğine göre önyargıların bu kadar sert olmaması gerekirdi, diye düşünüyorum.

 Kitabın başrolü Gillian da bir başka kainat güzeli. Sanırım Garwood sırada kadınların büyük aşklar yaşayamayacağını düşünüyor. Ya da erkeklerin gözlerinin güzellikle kör olduğunu ima etmeye çalışıyor, bilemiyorum.

 Gillian güzel olur da Bridgid durur mu? Durmaz. O galaksi güzeli, bir de zeki. Sevdiği bey de kızların gerçek anlamda peşinden koştukları biri. Brodick de yakışıklı ama korkutucu. Ramsey öyle mi? Değil. O yakışıklı, kibar, anlayışlı bir adam. Brodick ne kadar düz bir karakterse Ramsey de o kadar karmaşık bir karakter. Bu karmaşıklık ilgi çekici gelse yazarımız, Sayın Julie Garwood hanımefendi, bunu başarıyla görmezden geliyor.😔 Neyse üzülmeyeceğim, hayır ağlamıyorum gözüme toz kaçtı...😭

 Her şeye rağmen yazarın iyi kitaplarından biri olduğunu kolaylıkla söyleyebilirim. Akıcı, tatlı ve bazen oldukça komik ve ilginç olan güzel bir kitaptı. Hatta bittiğinde keşke 544 sayfadan çok daha fazla olsaydı dedim ben. Neyseki serimizin son bir kitabı daha var, gerçi incecik ama olsun. Belki Ramsey ve Bridgid görürüm...😢

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

19.09.2017

SESSİZ ÇIĞLIK ~ LİSA GARDNER

 Dedektif D.D. Warren serisinin üçüncü  kitabı olan Sessiz Çığlık okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Gerçi ben serideki her bir kitabı muhteşem buldum ama önemli olan bu değil.😁

 Sessiz Çığlık kitabının adıyla ilgili bir şey söylemek istiyorum önce. Kitabın adı çok saçma bir şekilde çevrilmiş. Yani kitabın adını anlamlandırmak için dolaylı yolları kullanmanız gerekiyor, ki o bile çok saçma bir yola sapıyor sonunda. Kitabın orijinal adı The Neighbor yani Komşu. Bunu neden direk çevirmediklerini anlayamadım açıkçası. 

 Aslında bu kitap bir cinayet vakasıyla değil, kayıp vakasıyla başlıyor. Dışarıdan bakıldığında mükemmel görünen ailemizin annesi bir gece ansızın ortadan kayboluyor. 4 yaşındaki kızı ve kocası baş başa kaldığında gözler otomatik olarak babaya dönüyor. Kitap boyunca kızını bu kadar seven bir babanın başka şeylerde nasıl tepkisiz kaldığını anlamak zor oluyor doğrusu. Ancak yazar her şeye bir açıklama bulmuş.😁 

 Kızlarını korumak için her şeyi yapabilecek anne ve babanın sırlarını keşfettiğinizde şaşkınlıktan küçük dilinizi yutabilirsiniz. Şahsen ben bazen şaşkınlıktan ağzımı açık yakaladım.😁 Bir kere olayın faili olması için sonunda karar kıldığım isim de yanlış çıktı, ki bence kimse doğru bir çözüm yolu bulamayacak ve kendini finalde hazırlıksız yakalayacak. (Bu da benim egomun zedelenmesini engelleyen düşüncem.😁😁)

 Lisa Gardner'ın okuduğum bütün kitapları iki-üç kişinin açısından yazarak ilerler. Böylece okuyucuyu sürekli bir heyecan içinde tutar. Polis birini ararken o kişi kitaptan yok olmaz, okuyucu o kişinin nerede olduğunu bilir. Bu kitapta da aynı şeyi yapmıştı ama içlerinden birisi sürekli geçmişi anlatıyordu ve bu durum biraz ürperticiydi. Çünkü bir ölünün mü yoksa kaçırılan birinin mi konuştuğunu bilemiyorsunuz. Lisa Gardner'ın doğası gereği her an bir yerlerden çıkması gereken cesedi arıyorsunuz ama kitabın sonuna kadar cesetlerle karşılaşmıyorsunuz. Yazar sonunda her şeyi ortaya çıkardığında ise şok üstüne şok yaşatıyor insana. Süprizlerle dolu, zekice kurgulanmış, muhteşem detaylarla örülmüş bir kitaptı. Hani bazı kitaplar vardır ya keşke bitmeseydi dedirten, bu kitap da onlarından birisi.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

9.09.2017

GİZLİ BAHÇE 2 ~ KANG Yİ-EUL

 Gil Ra Im ve Kim Joo Won'un aşkının da sonuna gelmiş bulunmaktayım.😊 Gururlu Gil Ra Im ile mükemmel Kim Joo Won'un ilişkisi asla normal değildi ve öyle olması da beklenemezdi zaten. Ruhları her yağmurla yer değiştiren bu garip çiftimizin birbirine uyumu da sıfır. Yani onlar tam anlamıyla zıt kutuplar birbirini çeker, sözünün vücut bulmuş hali ama bir o kadar da birbirleri için yaratılmışlar. Kitapta sürekli bir şeyler oluyor, birileri bir şeyler yapıyor, iyi ya da kötü olması önemli değil ama sonunda ruhları yer değiştirdiğinde yaptıklarının bedelini de kendileri ödüyor ve bu durumu daha da eğlenceli kılıyor.😁


 Gizli Bahçe benim lokmalık kitap olarak adlandırdığım bir kategoriye giriyor. Nedir bu lokmalık kitap? Kafa dağıtmalık, ayrıntılarda boğmayacak, seni yormayacak ve başladığın gibi bitireceğin akıcı kitap, lokmalık kitaptır.😊 Okuması sadece birkaç saat sürdü ve diziyi izlediğim için sonunu bildiğim halde önemli değildi. Aynı heyecanla okudum kitabı da.

 Kitapta büyük bir kaynana krizi yaşanıyor. Hatta kitabın kötü karakteri Kim Joo Won'un annesi diyebilirim. Bizim dizilerimizde ve filmlerimizde de bulunan zengin çocuğun annesi fakir kızı kendilerine yakıştıramaz ve onu oğluna istemez. Tam bir klişe yani ama ben hayatımda böyle şirret kaynana görmedim.😁 Yani bir ara kızı bırakıp biricik oğluyla falan uğraşmaya başlıyor, tam bir despotluk. Zaten Gil Ra Im'i ikna etmeye çalışan Joo Won bir de annesiyle uğraşıyor. Kız pas vermese bile yine de peşinden koşan ve aşkına sahip çıkan Kim Joo Won'a bir alkış lütfen.


 Kitapta sadece Gil Ra Im ve Kim Joo Won'un aşkı anlatılmıyor. Oska ve Seul de var. Samimi, kibar ve çapkın Oska eski sevgilisini geri kazanmaya karar verdiğinde işe kendini değiştirerek başlıyor. Onun için büyümeye, olgunlaşmaya çalışıyor. Seul de bizimkini gizli gizli hala sevmektedir zaten ama gururu aşklarına engel olmaktadır. Ne demiş eskiler? Aşkta gurur olmaz. (Hiç katılmıyorum.😁)

  Kitapta bazı yazım hataları var ve haliyle insan rahatsız oluyor. Gelecek basımlarda bu hataları düzeltirler umarım. Onun dışında da tam bir klişeler kitabı ama bir o kadar da değil.😁 Yani aslında durumlar o kadar bilindik ama olaylar bambaşka. Karakterlerin tepkileri, tarzları ve yıkılan tek bir küçük klişe (kızın soğuk nevale olup erkeğin sevgisini göstermesi) bütün her şeyi farklılaştırmış. Gizli bahçe insanın yüzüne küçük bir tebessüm bırakarak kendini okutan bir kitap. Yani benim için tam bir lokmalık kitap.😁😁


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

2.09.2017

SONUN GELDİ SEVGİLİM ~ TUNA KİREMİTÇİ

Tuna Kiremitçi'nin günümüz şartlarına uygun bir şekilde yazdığı bu aşk hikayesi insanı güldürürken düşündüren kitaplardan ve benim ilk Tuna Kiremitçi kitabım. Kitapta güldüğünüz şeyin komik olmasının nedeni gerçekliğe çok yakın olması. Öyle komedi kitabı da değil aslında. Yazar yazdıklarıyla okuyucuyu iğneliyor. Kitabında televizyonla birlikte yaşayan insanların nasıl kandırıldığını gerçekçi bir dille anlatıyor. Bunu yaparken de öyle tanıdık şeyleri kullanıyor ki insan bir anda kendini ya da tanıdığı birini görüyor karşısında. Zaten aslında kitabın en başında size neyle karşı karşıya olduğunuzu söylüyor yazar.


 Benim bir kitapta en sevdiğim şey kusurlu karakterlerdir. Çünkü onlar gerçek dünyanın bir parçasıdır. Siz mükemmel birini tanıyor musunuz? Ben tanımıyorum. Tuna Kiremitçi'nin de karakterleri her gün yanından yürüyüp geçtiğimiz sıradan biri kadar kusurlu. Bazı yazarlar karakterlerini mükemmel yapmak için uğraşıp onları gerçeklikten uzaklaştırırken bazı yazarlar da karakterlerini sıradan insanlar yapar ve onları okuyucu için gerçek kılar. Ben bu kitabı okurken Devrim'in, Rosa'nın, Gülbahar'ın vs gerçek olduğunu düşündüm. Karşıda oturan ve babasıyla problemleri olan bir Devrim benim için gerçekten vardı. Çünkü Devrim o kadar sıradan, o kadar tanıdık bir karakter ki onun varlığına inanmamak mümkün değil.

 Devrim'in ağzından yazılan kitap, bugünlerde çok popüler olan insanların dertlerini anlattığı programlardan birine katılan eski karısıyla başlıyor. Aslında bir nevi televizyon dünyasının iç yüzünü gösteriyor insanlara. Yani televizyonda gördüğümüz her şeyin doğru olmadığını gözümüze sokuyor. Bir hava durumu sunucusu olan eski karısı, tüm Türkiye'ye kocasının onu aldattığını söylediğinde Devrim de istemeden ünlü biri haline geliyor. Ve her şey olup biterken Devrim bir kadına aşık oluyor, hemde bu kadın evine televizyon almayan aykırı bir kadın.

 Devrim aslında sıradan bir adam ve öyle kalmak için de büyük bir çaba gösteriyor. Dikkat çekmemeye her zaman dikkat eden biri olarak tanımlıyor kendini Devrim. Sonun Geldi Sevgilim, çağımızda televizyonun ne kadar güçlü bir etkisi olduğunu anlatan bir roman gibi.

 Yazarın oldukça sıradışı betimlemeleri var. Bu betimlemelerin sıradışı olmalarının tek nedeni de günlük hayatta gözden kaçan küçük detaylar olmaları. Devrim'in eski karısı Rosa'nın her zaman hırslı biri olmadığı anlatılmış kitapta. Rosa'nın nazik ve tatlı bir kadın olduğu zamanlarda anlatılmış, geçmiş unutulmamış. Devrim de Rosa'yla değişmiş. Çünkü gerçek insanlar zamanla değişebilir. Aslında geçmişteki olayların insanların hayatlarını nasıl etkilediği oldukça iyi bir şekilde anlatılmış.


 Kitap gerçek anlamda bir çırpıda bitti, yani ne zaman başladım ne zaman sonuna geldim anlamadım bile. Ardından yazım için yazar hakkında ufak bir araştırma yaparken 2016 yılında romancılık kariyerini sonlandırdığını açıkladığını öğrendim.😢 Sanat hayatına müzik ve şiirle devam etmeye karar vermiş. Doğrusu böyle bir hayal dünyasının sahibinin artık roman yazmayacağını öğrenmek beni üzdü.


 Son olarak kitabı almak isteyenlere küçük bir not: Tuna Kiremitçi'nin bu muhteşem kitabını kitapyurdu sitesinin kelepir kitapları kısmından 2.85 Türk Lirasına alabilirsiniz, yani ben öyle yaptım.😁😁

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

26.08.2017

SAKLAMBAÇ ~ LİSA GARDNER

 Zeki bir kadın olduğu kitaplarından belli olan Lisa Gardner ile tanışma zamanımız geldi.😍 Lisa Gardner oldukça üretken bir yazar. Şuanda (2017 yılına kadar yani) 29 kitabı var. Hatta 2018 için kitabının yolda olduğunu da biliyoruz. Yazar ilk kitaplarını Alicia Scott adı altında yayınlamış. Kendisi Alicia Scott'ın daha nazik, daha az şiddet ve daha çok romantizm içeren kitaplar yazdığını söylüyor. Ancak bu kitapların hiçbiri dilimize çevrilmedi. Zaten Lisa Gardner kitaplarının da çoğu dilimize çevrilmiş durumda değil. Ayrıca çevrilmiş olsa bile baskısı biten kitapların hiçbiri yeniden basıma girmemiş. Lisa Gardner okumak istiyorsanız kitapları ikinci el olarak almak zorundasınız, ben büyük bir çoğunluğunu ikinci el olarak aldım. Şansıma iki kitabı sıfır bulabildim. Saklambaç kitabı -fotoğraftan da anlaşılacağı gibi- ikinci el olarak aldığım kitaplardan biri. Lisa Gardner'ın dilimize çevrilmiş toplam 10 kitabı var (8'inin baskısı yok). Bu kitaplar serileri olan kitaplar ve şimdi anlatmaya başlayacağım Dedektif D.D. Warren Serisi dilimize neredeyse tamamen çevrilmiş olan tek seri. Yazarın toplam 5 serisi var ki kendisi bu serilerden bağımsız kitap yazmıyor. Sanırım artık serideki kitapların adını verip başlasam iyi olacak 😁;
1-Tek Başına
2-Saklambaç
3-Sessiz Çığlık
4-Anlatmak İçin Yaşa
5-Kızım İçin Son Kez
5.5-The 7th Month (Çevirisi yok)
6-Son Yüzleşme
7-Korkuya Yer Yok
8-3 Truths and a Lie (Kısa Hikaye) (Çevirisi yok)
9-Find Her  (Çevirisi yok)
10-Look For Me (2018'de yayınlanacak)

 Ben Tek Başına kitabını birkaç yıl önce okuduğum için onun yazısını burada yayınlayamayacağım. Ama o kitap aklımda yer edinmeseydi Lisa Gardner'ın diğer kitaplarını da okumazdım. O kitabı referans olarak alıp yazarın diğer kitaplarına yöneldim. Tek Başına'dan sonra okuduğum kitap bu değil ama aynı dedektifleri görünce ortada bir seri olduğunu öğrendim ve araştırmaya başladım. Gerçekten birkaç saatimi serinin sıralamasını çözmekle geçirdim ama sonunda bu listeye ulaştım.😌
 Saklambaç, yazarın bir önceki kitabı Tek Başına'da gerçekleşen olayların tekrarını da içerdiğinden ilk önce o kitabı okumak elbette daha iyi olacaktır. Ancak diğer kitaplarında bu denli bir bağlantı yok. Saklambaç kitabı gerçek anlamda bir saklambaç oynayan aileyi anlatıyor. Korkunç şekilde bulunan 6 ceset Dedektif D.D. Warren ve Bobby Dodge ile yolların kesişmesine neden oluyor. 25 yıl boyunca bir hayaletten kaçan Annabelle artık polise gitme zamanının geldiğine karar veriyor ve olaylar başlıyor. 


 Annabelle'in ailesi onu korumak için kendince bir çözüm bulmuş ve ömürlerinin sonuna kadar bu durumu da devam ettirmişler. Ancak Annabelle kendi başına kaldığında kimden ve neden kaçtığını bilmediği için kaçmaktan vazgeçiyor. Kitap insanlık hallerini oldukça iyi yansıtmış. Kimse üstün bir insan değil. Yani yoruluyorlar, ağlıyorlar, kusurları var.

Dedektif D.D. Warren her zaman sevdiğim bir karakter olmamıştır ama bu kitapta gerçekten sevdim. D.D. işi için her şeyi yapabileceğini gözler önüne seriyor. Annabelle'den ise hiç hoşlanmadım. Bence çok gıcık birisi. D.D.'nin ona iyi bile davrandığını düşündüğüm zamanlar oldu. Bobby ise eski sevgilisi olan D.D. 'ye karşı oldukça iyi davransa da biraz daha iyi olmasını istediğim zamanlar oldu. Açıkçası ben olsam onları tekrar birleştirirdim. Komik bir çift olabilirlerdi ama yazar bu düşüncemde bana katılmıyor. Neyse önemli olan bu değil zaten.😁

 Kitap büyük şoklar içeriyor. Akla gelmeyen şeyler ve göz önünden kaçan şeylerin hepsi ustalıkla olay örgüsüne oturtulmuş. Her şeyin insani açıklamaları var. Yani hiçbir zaman kimse bunu yapmaz, demiyor insan. Ben yapabilirim, böyle biri bunu yapabilir, dedirtiyor. Kitabı bir günde bitirdim. Yani 427 sayfa olması beni günlerce merak içinde süründürmesine izin vereceğim anlamına gelmiyordu.😁 Kısacası bu türü okumak isteyenler için şiddetle tavsiye ettiğim bir kitap.😉

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

19.08.2017

ALASKA'NIN PEŞİNDE ~ JOHN GREEN

 Alaska'nın Peşinde, John Green'in ilk romanı olduğundan belki de bazı şeylerden esinlendiği oldukça belliydi bana kalırsa. Kitabın başı Ölü Ozanlar Derneği'ni hatırlatıyor. Sadece gruptaki çocuklar biraz daha farklı biraz daha asi. Yine bu kitapta da yeni transfer edilmiş bir öğrencimiz var: Miles. Kendisi kitabın baş karakteri. Ancak bence her şeye rağmen oldukça özgün olan yanları da var kitabın.

 Miles yazarın bir diğer kitabındaki gibi (Aynı Yıldızın Altında) oldukça takıntılı bir karakter. Bu durumun kötü bir şey olduğunu söylemiyorum, bence her iki durumda özgün takıntılardı. Ancak bu durumda yazarında takıntılı bir insan olduğunu düşünebiliriz, şahsen ben öyle düşünüyorum.😁

 Alaska Young, Miles'ın aşık olduğu kız. Hayat dolu ve sıradışı bir karakteri var. Alaska'yı ne sevdim ne sevmedim ama en yakın arkadaşı olan Albay'ı (aynı zamanda Miles'ın oda arkadaşı) oldukça sevdim. Bence bir arkadaşın olması gerektiği gibi içten, fedakar ve zeki. Albay da oldukça hayat dolu bir karakter. Aslında sanırım bu kitapta hayattan soğumuş karakterlerin olmadığını söyleyebilirim. Çünkü hepsi bir şekilde hayata tutunmaya çalışıyor. İnsanların son sözlerini ezberleyen Miles bile hayallerinin peşinden koşuyor, kendine yaşamak için bir neden arıyor.

 Kitap oldukça sürükleyici. Karakterler eğlenceli, yazarın dili akıcı ve yeri geldiğinde komik. Bazen öyle bir cümle yazıyor ki insanın boğazı düğümleniyor ama bazen de öyle bir cümle yazıyor ki sessiz odayı bir kahkaha kaplıyor. Oldukça iyi bir roman, ben iki gün içinde okudum. Ancak plaj için iyi bir seçim olmadığını söylemeliyim, çünkü siyah kapağı güneşten dolayı ateş gibi yanıyor.😁

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 



12.08.2017

ALBAYIM BENİ NEZAHAT İLE EVLENDİR ~ İLHAMİ ALGÖR

 Upuzuuuun bir aradan sonra tekrar karşınızdayım.😊 İlhami Algör'ün bir başka kitabını yorumlamak üzere başlıyorum yazıma.

 Öncelikle kitabı okumaya başladığımda " Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, kitabının devamı mı? " sorusunu kendime sorup durdum. Ama sanki devamı değil de başka bir boyutta adamın hayatına devam eden hali gibiydi. Yani biraz garip bir kitap gibi geldi bana. Yazar olarak bir karakter var kitapta ve bu yazar gerçek hayattan hikayeler çalıyor. Aslında bu oldukça ilgi çekici bir durum. Müzeyyen de burada bir masal olmakla suçlanıyor. İlhami Algör de bir yazar sonuçta ve burada biraz kendine hakaret ediyor gibi geldi bana. Yani bir nevi özeleştiri de yapıyor diyebiliriz sanırım. Müzeyyen'in esas kız kendisinin figüran olduğunu söylüyor karakterimiz ve bu karakter kaderinin bir yazarın elinde olduğunu biliyor. Sanki kalbi ile beyni konuşuyor gibi bir durum var. Herkesin hikaye kahramanı olduğu dünyada o, kendi başına davranabilen bir hikaye kahramanı olmak istiyor. Hatta kendi kendine bir hikaye yazıyor ki anlatılamaz yani.😁 

Aslında adamın ümitsiz bir aşk arayışı var. " Hikayenin eksikliği kadın. Hikayem ise o kadını aramak. " Bu açıdan bakıldığında divan edebiyatına benzetebiliriz sanırım. Orada da sürekli bir aşk acısı vardır, eğer aşk acısı olmazsa şiir olmaz. Yani şair gönüllü olarak aşk acısını çekmek ister. Kitaba dönecek olursak hikayesini arayan bir adam var karşımızda. Bir kitapta bir sürü küçük hikaye var. Aslında oldukça eğlenceli ve ilginç bir kitap. Ancak bir o kadar da kafa karıştırıcı olduğunu söyleyebilirim.

Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤

5.03.2017

SIR ~ JULİE GARWOOD

Highlands' Lairds serisinin ilk kitabı olan Sır, İskoç Beyi Iain Maitland ve İngiliz kızı Judith arasındaki aşkı anlatıyor. Kitabı anlatmaya geçmeden önce serimizdeki kitapları belirtmek istiyorum:
1- Sır,
2- Fidye,
3- Aşk Seni de Vurur

Hikayemiz 12. yüzyılda geçiyor. İki küçük kızın İngiltere ve İskoçya sınırında her yıl yapılan şenlik esnasında tanışıyor. Bu iki küçük kız yılda bir kere buluşarak yıllar geçtikçe sağlamlaşan bir arkadaşlık ilişkisi kuruyor. İskoç kızımız Frances Catherine sınırda yaşıyor ve annesini doğum yaparken kaybetmiş. Judith ise bir İngiliz kızı ve annesi onunla ilgilenmiyor, aslında annesi ondan pek haz etmiyor. Judith, annesinin İskoçlara olan nefretini 11 yaşında babasının aslında bir İskoç olduğunu öğrendiğinde anlamlandırabiliyor.

Frances Catherine, Highland'de yaşayan Patrick Maitland ile evlenince iki arkadaşlık yılda bir kere birbirlerini gördükleri bu şenliklerde de görüşemiyorlar. Highland, İskoçya'daki dağlık araziyi belirtmek için kullanılan özel bir kelime. Frances Catherine sırf sınırda büyüdüğü için kocasının halkı tarafından hor görülüyor. Kız hamile kaldığında Judith'in yanına gelmesini istiyor. Judith, ona çocukken doğumunda yanında olacağına dair söz vermiş ve Frances Catherine onun sözünü tutacağından emin. Ancak Judith'in oraya gelmesi bile olay oluyor. Eğer Patrick'in abisi Iain Maitland bey olmasaydı Judith muhtemelen oraya da gelemezdi. Çünkü Maitlandler kendilerini diğer insanlardan soyutlayarak yaşayan bir halk, bir de üstüne İngilizlerle olan düşmanlıkları düşünülünce Judith'in gelmesi onlar için adeta bir kriz nedeni oluyor.

Ian Maitland ve üç savaşçısı kızı almak için İngiltere'ye gidiyor. Judith'in sözünü tutup onlarla gelmesini beklemiyorlar ama kız onları şaşırtıyor. Ian Maitland, tabiki de en iri, en kaslı ve en yakışıklı olan adam. Ailesine bile güven duyamayan Judith adamı görür görmez ona güvenmekte bir sakınca duymuyor. Zaten genellikle kızların aileleri problemli oluyor, bir klişe yani. Tabiki Iain da Judith'i beğeniyor, aslında Judith'i herkes beğeniyor. Herkes onu kendine istiyor, adeta bir kainat güzeli muamelesi görüyor. Burası kitabın beni biraz rahatsız etti, çünkü saçmaydı.😁

Kitapta yine bazı saçma durumlar vardı. Yani bu tip saçmalamaları artık bu yazarın romantikliğe düşkün olmasına veriyorum. Aslında aşk için romantizm zorunlu bir durum değildir, ama Julie Garwood'un böyle düşünmediği belli. Çünkü kitapta koskoca İskoç Beyi hemencecik kızın kırılan kalbiyle ilgileniyor, daha tanışalı bir gün olmamış. Üstelik bu kız bir de İngiliz. Üstelik beyimiz kızı daha yolda yani birkaç gün içinde sahipleniyor. Iain Maitland tabiki de çok güçlü ama yumuşak dokunuşlu bir savaşçı.

Judith ise hem cesur hem de utangaç. Aslında Judith genel olarak çelişkilerle dolu bir karakter ve bu durum beni rahatsız etti. Bahsettiğim şey yazar o an ne gerekiyorsa onu söylemiş gibi ve bunu sadece kızı mükemmel yapmak için yapmış ki bu çok itici bir durum. Yani halkı bile Iain'dan korkarken kız korkmuyor, bu saçma değil mi şimdi?😁 Ayrıca kadınlık gururundan da haberi yok. Yaptığı bazı şeyleri hiçbir kadının yapacağını düşünmüyorum. Adeta bir iyilik meleği olan Judith, saf ve masum kız olarak lanse edilmiş.

Kadınlarla vakit geçirmeyen ama onlara nasıl iltifat edeceğini bilen dünyalar düzgünü adamımız kendi arazilerine geldiklerinde adeta bir başkası oluveriyor. Halkının yanında sert davranmaya çalışıyor ama işine gelince de romantikleşmekte sorun görmüyor. Zaten halk da çok garip.😁 Sınırda da yetişmiş olsa bir İskoç olan Frances Catherine'i kabullenmiyorlar ama İngiliz olan Judith'i hemencecik kabulleniyorlar. Judith bazen çok akıllı, zeki bazende safın önde gideni oluveriyor. Karakterlerdeki bu çelişkiler beni benden aldı. Kendimi biraz aptal yerine konmuş gibi hissettim.

Kitaba adını veren sır zaten kitabın başında anlatılıyor ama kitabın son 50 sayfasına kadar karakterlerimize rahatsızlık vermiyor. Ben etkisini daha çok görmek isterdim ama yazarımız romantizme biraz fazla takmış durumda olduğunda onu küçük bir olay olarak aradan çıkarmış. Yani kitap kesinlikle mükemmel değil, her şeye rağmen kötü de değil. Özgün olan yanları var ve bu durum benim için Julie Garwood'u okuma listemde tutmak için yeterli. Kitaba 5 üzerinde 3.5 verebilirim sanırım. Bir sonraki kitapta görüşürüz. ❤

25.02.2017

ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ ~ NANCY H. KLEINBAUM

Merhabalar efendim. Bu sefer -bence- herkesin mutlaka okuması gereken bir kitapla karşınızdayım. Ölü Ozanlar Derneği yine filmi daha sonra çıkmış bir kitap. Welton Akademisi'ne giden bir grubun hayatı anlatılıyor. Welton Akademisi Amerika'nın en iyi üniversiteye hazırlık okullarından birisi ve bu okula sadece erkekler gidiyor. Welton Akademisi'nin dört temel esası var: Gelenek, onur, disiplin ve mükemmellik. Yeni edebiyat öğretmenleri John Keating de bu okuldan mezun olmuş. Bu okuldan mezun olan başka birisi de yeni çocuk Todd Anderson'ın abisi. Todd Anderson çekingen, kendine güveni olmayan bir çocuk ve Welton Akademisi'ndeki ilk yılı. Abisi okulun en başarılı mezunlarından birisi ve bu yüzden insanların ondan da beklentisi oldukça fazla. Zaten çocuklarını Welton Akademisi'ne gönderen aileler genel olarak onların başarılarına odaklı ve çocukları adına geleceklerini planlamış durumda. Çocuklarına kendi gelecekleri hakkında söz hakkı vermiyorlar. Okulda zaten bu duruma uygun olarak oldukça sıkı bir denetim altında tutuyor çocukları. Bu bunaltıcı okulda yeni gelen edebiyat öğretmenleri çocuklar için yeni bir nefes oluyor. Okul şartlarının farkında olan Keating öğrencilerine hayatı gerçekten yaşamayı öğretmeye çalışıyor. Onlara gerçekten değerli olduklarını hissettirmeye çalışıyor. İlk önce ona hitap edişlerini değiştiriyor ve diğer öğretmenlerine seslendikleri gibi seslenmelerini istemiyor. Onun yerine ona " Oh Captain, my captain. " yani " Oh reis, benim reisim. " şeklinde hitap etmelerini istiyor ve bunu bile ufak bir başkaldırı olarak görüp bununla bile mutlu oluyor. Çünkü yapmaya çalıştığı şey çocuklara farklılıkların beraberken güzel olduğunu göstermek.


Bu okula gelen çocuklar kendi hayatlarında söz sahibi olmadığı için kendilerini değersiz hissetseler bile yeni gelen edebiyat öğretmenleriyle değerli olduklarını hissetmeye başlıyorlar. Ders çalışırken ellerinden kayıp giden hayatlarını fark ettiriyor onlara. Bu yüzden de " Anı yaşayın. Hayatlarınızı olağanüstü kılın. " diyor. Çünkü o okuldan mezun olan yüzlerce öğrencinin bir kopyaları olarak mezun olmalarını istemiyor. Ancak çocuklar anı nasıl yaşayacaklarını bilmiyorlar. Keating çocukları özgür düşünmeleri için cesaretlendiriyor. Onlara düşüncelerinin önemli olduğunu öğretmeye çalışıyor.


İçlerindeki en hayat dolu olan Neil Perry, öğretmenlerinin yıllık sayfasını buluyor ve Ölü Ozanlar Derneği'ni öğreniyorlar. Ölü Ozanlar Derneği; gizli bir topluluk, kızlı-erkekli bütün hisleriyle şiirlerin okunduğu bir dernek. Ölü kelimesi derneğe katılabilmek için ölü olmak gerektiği şartına yapılan bir göndermeymiş. Yani bu okulda okuyan öğrencilerin ölü gibi yaşadıklarına yapılan bir vurgu aslında. Zaten öğrenciler de okulu bir cehennem olarak görüyorlar. Bunu öğrendikleri akşam gizlice eskiden derneğin toplandığı mağaraya gidip Ölü Ozanlar Derneği'ni yeniden canlandırıyorlar.

Ailelerimiz, geleneklerimiz ve modern çağ tarafından koşullanmış durumdayız. Keating bu durumdan ancak sürekli yeni bir bakış açısı kazanmaya çalışarak kurtulabileceğimizi söylüyor. Tektipleşmenin önüne geçmek istiyor ve öğrencilerini de bu yönde yetiştirmeye çalışıyor. Herkesin aynılaştığı bir dünyada kim bunun için onu suçlayabilir? Tabiki bu durumdan memnun olan yöneticiler! Okul yöneticileri Keating'in öğrencilere farkındalık sağladığı derslerinden memnun değil. Onun öğrencilere özgür düşünmeyi öğretmesinden oldukça rahatsızlar. Ancak aralarında bir öğretmen oldukça ilginç bir yorum yapıyor ve onu hemen şöyle alta bırakıyorum.


Çocuklar, Ölü Ozanlar Derneği ile kendilerine Welton'dan, ailelerinden, öğretmenlerinden ve diğerlerinden uzak bir yuva buluyorlar. Burası hayal bile edemeyecekleri insanlar olabilecekleri bir yerdi. Ölü Ozanlar Derneği yaşıyordu, büyüyordu ve anı yaşamaya hazırdı. Keating'in onlara gösterdiği şekliyle hayatlarını yaşamak isteyen bu bir grup çocuk bu dernekle beraber en mutlu günlerini yaşıyor. Keating onlara başkalarının yanında kendi sesimizi dinlemenin ya da inançlarımızı korumanın çok zor olduğunu gösteriyor. Çünkü herkesin içinde bir kabul görme isteği vardır ve bu istek insanları çoğunluğun yaptığı şeyi yapmaya zorlar. Keating onlara aslında bunu yapmak zorunda olmadıklarını öğretmek istiyor.

Keating'e göre eğitim kendi adımıza düşünmeyi öğrenmek ve çocuklara da bunu aşılamak istiyor. İdealist bir öğretmen olduğunu söyleyebiliriz. Kendisi için bir ütopya kuruyor ve bunu elde etmeye çalışıyor Keating. Çocukları gerçekten hayata hazırlamak için uğraşıyor, onlara yaşamaları gereken bir hayatları olduğunu hatırlatıyor.

Hikaye o kadar gerçek ki insanın içine dokunuyor. Özellikle de geleceğimiz olan çocukların öğrenmeye değil hafızaya dayalı bir sınav sistemiyle hayatlarını belirlediğimizi düşünecek olursak aslında bütün bunlar bizlerinde yanıbaşında gerçekleşen olaylar. Belki Welton Akademimiz yok ama bunun yerine hem okula hem dersaneye giden bir de üstüne özel ders alıp günün on iki saati ders çalışan insanlar var çevremizde. Hayatlarının ellerinden kayıp gittiğinin farkında bile olmayan insanlar... En iyi yere gelebilmek için hayatlarının en iyi dönemini harcayan bu insanlardan biri olmadığım için gerçekten mutluyum. Çünkü her Türk evladı gibi bende belirli sınav dönemlerinden geçtim ve bu tip sıkı denetim altına girdiğim zamanlarda bile kendime özel zaman ayırmayı ihmal etmedim. Kendimi diğerleriyle yarışan bir makine olarak görmedim hiç. Bu yarışın saçma olduğunun hep farkındaydım, çünkü bu sınav insanları yeteneklerine göre değil hafızalarına göre sınıyor. Kitaba dönecek olursak eğer kısa ama ders dolu bir kitap. Yani öğretici yönü yüksek. Karakterlerin hepsi aramızda dolaşan insanlar çünkü.

Biraz filmden de bahsedelim. Öncelikle kitap kesinlikle daha güzel. 😁 Bence zaten kitap genelde daha güzel olur. Çünkü kitapta her şey kendi hayal gücümüzün ürünü, organik yani. Kitabı okurken herkes kendi filmini çekiyor. Ama filmi izlediğiniz zaman bu durum sınırlanıyor. Karakterleri dilediğiniz gibi hayal etme özgürlüğünüz elinizden alınıyor. Bu yüzden ben ilk önce kitabı okudum. 😁 Hemen ardından da filmi izledim. Bana göre filmde bazı şeyler eksik kalmış. Robin Williams tabiki muhteşem bir oyunculuk sergilemiş ama senaryoda bazı şeyler tam yansıtılamamış. Yani kitabı okumasam bu nerden çıktı şimdi diyeceğim şeyler vardı. Senaryosunu zaten kitabın yazarı yazmamış, ancak aslına sadık kalınmış. Ama yinede biraz eksik kalmış. Mesela bence kitapta özgür düşünce daha önemliyken filmde anı yaşamaya gereksiz bir vurgu yapılmış. Keating'in asıl amacı onlara özgür düşünmeyi öğretmek. Anı yaşama olayı bu yolda bir yöntem. Her neyse kısaca kitap daha güzeldi. 😁 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤