11.02.2019

SUÇLUYORUM ~ ÉMİLE ZOLA

 Suçluyorum, döneminde Fransa'nın toplumsal sorunlarını ele alan ünlü yazar Émile Zola'nın, Dreyfus Davası'ndaki duruşunu anlatıyor.
 Dreyfus Davası nedir, diyenler olabilir. Tahsin Yücel, çevirisini yaptığı mektuptan önce bir sunuş ve öncesi bölümüyle Dreyfus Davası'nın okuyuculara açıklıyor. Yahudi kökenli bir subayın casuslukla suçlanmasıyla başlar Dreyfus Davası. Suçsuz olmasına rağmen delil karartmalarıyla sürgüne gönderilir Dreyfus. Ancak onu suçlayan albayın yerine dürüst bir subay olan Georges Picquart geldiğinde yapılan sahtekarlık fark edilir. Ancak Picquart'ın komutanları " Bir Yahudi, Şeytan
Adası'nda kalmış, kalmamış, bundan sana ne, " der. Bu cümle dönemin faşist ruhunu yansıtıyor. 1890'lı yılların sonu ve Birinci Dünya Savaşı'na çok az kalmış bir dönem. Birinci Dünya Savaşı'nın temel nedenlerinden birinin milliyetçilik olduğunu biliyoruz. Ve 21 yıl sonra başlayan İkinci Dünya Savaşı'nda da Yahudilerin katledildiğini biliyoruz. Yani o dönemde insanlarda kendilerinden farklı olanlara karşı bir öfke vardı ve bu komutanlar da o öfkeyle Dreyfus'ü Şeytan Adası'nda tutmakta sakınca görmedi.
 Ancak toplumun bir kısmı bu duruma müdahale ettiğinde gerçek şüpheli Esterhazy 10 Ocak 1898'de yargılandı. Esterhazy 3 dakika içinde oy birliğiyle aklandıktan 3 gün sonra, 13 Ocak 1898'de, Émile Zola, ' Suçluyorum...! ' başlıklı cumhurbaşkanına yazdığı mektubu bir gazetede yayımladı.
 Émile Zola mektubuna cumhurbaşkanını överek başlasa da bir yerde ama, diyerek asıl konuya giriş yapıyor.

" Ortalığa kötülük saçan gerçek suçlu yığınını size, ülkenin en yüksek yöneticisine değil de kime bildirecektim? " 

 Mektubunda mahkemenin dayanaklarını tartışıyor. Bulunan mektubun uzmanların bile üzerinde anlaşmaya varamadığı bir delil olduğunu söylüyor. İsim isim sayıyor suçluları ve nedenlerini de açık açık yazmaktan çekinmiyor. Çünkü adaletin toplum için öneminin farkında: " Bir toplum bu noktaya geldiği zaman, artık çürümeye başlamış demektir. " 

 " Ordunun onurundan söz ediliyor bize, onu sevmemiz, ona saygı göstermemiz isteniyor. Evet hiç kuşkusuz, ilk tehditte ayağa kalkacak, Fransız toprağını savunacak olan ordu tüm halktır, ona ancak sevgi ve saygı duyarız. Ama söz konusu o değil, biz de, adalet gereksinimimiz içinde onun saygın kalmasını istiyoruz. " 

 Mektubunun sonunda isim isim kimi neyle suçladığını özet olarak yazıyor ve kendisini bu mektup yüzünden yargılayacaklarını bildiğini ve beklediğini belirtiyor. Gerçektan de yargılanıyor Émile Zola.
 Tahsin Yücel, bu mektubun bir aydın başkaldırısının somut ve görkemli örneği olduğunu belirtiyor. Gerçekten de öyle. Bu mektup bize, Émile Zola'nın bir aydının olması gerektiği kadar cesur, bilgili ve erdemli olduğunu gösteriyor.
 Mektuptan sonra neler olduğunu merak edenler içinde sonrası bölümü yazılmış. Mektuptan sonra toplumda yayımlanan gazetenin yakılmasına kadar giden negatif tepkiler görülmüş. Buradaki mücadele bir noktadan sonra ordunun onurunu savunanlar ve adaletten yana olanların mücadelesine dönüşmüş. Dreyfus'ün suçsuzluğu kanıtlandığında bile Dreyfus' kaşıtları ve Dreyfus yanlıları arasındaki keskin ayrım devam etmiş.  Dreyfus karşıtları gerçek suçluları her şeye rağmen korumak istemiş ve aslında amacına da ulaşmış. Çünkü mahkemede gerçek suçlular cezalandırılmamış.
 Yani Dreyfus kurtulsa bile adalet çok büyük bir darbe yemiş.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤  

BENJAMİN BUTTON'IN TUHAF HİKAYESİ ~ F. SCOTT FİTZGERALD

 Benjamin Button, herkesin yüzeysel olarak bildiği bir karakter aslında. Zamanın ters işlediği bir bebek Benjamin Button. Yaşlı doğup bebek olarak ölüyor.
 1860 yılıında hastanede doğan şanslı bebeklerden birisi de Benjamin Button. Ancak 40 yıllık aile doktorları babasına onun için " Bu korkunç bir şey, " diyerek aileyle ilişkisini kesiyor.
 İnsan ilişkisini yönetmeyi bilmeyen doktor, babanın özel durumu olan oğlunun özel durumunu reddetmesine güzel bir zemin hazırlıyor.
Babanın oğlunu ilk görüşü kitapta şöyle tarif ediliyor:
 " Yetmişlerinde bir adama bakıyordu yetmiş yaşlarında bir bebeğe, içinde oturduğu karyoladan ayakları sarkan bir bebek. "
 Baba 1,70 boyunca yeni doğmuş ama 70 yaşındaki biri gibi konuşan ve zevklere sahip bebeğinin özel durumunu kabullenmiyor. Onu yaşıtlarıyla oynaması için zorlayan ailesini tatmin etmekten başka bir çaresi kalmıyor Benjamin'in. Ailesine bir çocuk gibi davranabildiğini gösterip kabullerini sağladıktan sonra büyükbabasıyla keyifli bir arkadaşlığa başlıyor.
 12 yaşına geldiğinde gençleştiğini fark eden Benjamin 20 yaşına geldiğinde aşık oluyor. 50 yaşında gösteren Benjamin genç ve güzel Hildegarde ile evleniyor da. Ancak karısı yaşlandıkça Benjamin gençleşiyor. Bu durum yüzünden ilişkilerindeki konumu hiyerarşik olarak da değişiyor. Ayrıca bazı ilişkileri de işlevsiz hale geliyor.
 Kitabın ana fikri güzel olmasına rağmen kitap çok yüzeysel kalmış. Hiçbir ilişkinin derinine inilmemiş, hisler ve düşünceler çok sığ bir şekilde yansıtılmış. Açıkçası çok beğendiğim bir kitap olmadı. Filmi de beni hayal kırıklığına uğratmış ve beklentilerimin altında kalmıştı. Bir de üstüne şimdi film ile kitabın paralel gitmediğini öğrenmek filmi gözümde daha da düşürdü. Filmlerde değiştirilen kitapların, yazarların onayı olmadan, yazarlara yapılan saygısızlık olduğunu düşünüyorum.
 Kitabın ve yazarın adı, ünü kullanılarak filme seyirci çekip seyirciyi hayal kırıklığına uğratmak hoş bir davranış değil. Bu durum benim filmlere hep kuşkuyla yaklaşmama neden oluyor.
 Fikir güzel olsa da kitap yeterli gelmedi bana. İlişkilerin ve durumların daha derin bir şekilde işlenmesini isterdim doğrusu. Bu yüzden kitabı çok beğendiğimi de söyleyemeyeceğim.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤