15.09.2018

BEN SANA TUTSAK ~ JULIANNE MACLEAN

 Ben Sana Tutsak, orijinalinde serinin ikinci kitabı olmasına rağmen bizim dilimize çevirildiği kadarıyla ilk kitap. Epsilon yayınevinin canını istediğini çevirmesiyle ilgili bir durum bu. Yani o gün canları seriyi ikinci kitaptan başlatmak istemiş herhalde. 😓 Her neyse şu karmaşayı çözmek için listeyi aşağıya bırakıyorum:
1)The Rebel
2)Ben Sana Tutsak
3)Yeminimi Bozana Kadar
4)Yan Benimle
5)Return Of The Highlander
6)Taken By The Highlander

 Ben bu seriden ilk önce Yeminimi Bozana Kadar kitabını okudum, çünkü aldığımda seri olduğunu bilmiyordum.😓 Kitabı okuyunca seri olma ihtimalini araştırdım ve doğru çıktı.🙄 Her neyse...
 Bugün serinin ilk kitabıyla karşınızdayım! İskoç Kasabı Duncan MacLean ve Leydi Amelia Templeton arasında gelişen çekişmeli bir aşk hikayesini anlatıyor kitabımız. (Açık konuşmak gerekirse kızın Stockholm sendromuna yakalanmış olma ihtimali de var benim gözümde.😜)
 Leydi Amelia Templeton ‘daha güvenli’ olduğu gerekçesiyle nişanlısının odasından uyurken nişanlısını öldürmeye gelen İskoç kasabı tarafından kaçırılır. Bir gece ansızın gelen İskoç kasabının tek bir hedefi vardır: İntikam!
 Duncan’ın sevdiği kadını acımasız bir şekilde öldüren Yarbay Bennet, aslında Amelia’nın bildiği gibi bir adam değildir. Amelia yeni kaybettiği babasının ardından sığınacak bir liman ararken Bennet’a tutunmuştur ama gerçekleri öğrendiğinde ne kadar saf bir kız olduğunu anlayacaktır.
 İskoç kasabının adı bile İngiliz askerlerinin dizlerini titretmeye yeterken Amelia onun karşısında dimdik durmaktadır. Aslında zeki demek istiyorum kız için ama biraz da saf, yani adlandıramıyorum. Doğrusu kız kitap ilerledikçe gözünü açıyor. Hatalarından ders çıkarabilen bir kız ve kıza kesinlikle aptal diyemem. Ancak adamımız için çok farklı şeyler söyleyeceğim.
 Öncelikle ben Angus’un anlatıldığı kitabı okuyup onu pek sevmemiştim ama şimdi Duncan’ın yer yer Angus’a haksızlık ettiğini düşündüm. Şöyle ki Duncan’ın sevdiği ve öldürülen kız aynı zamanda Angus’un kız kardeşi. Duncan ona bir intikam sözü vermiş ve Duncan bu sözü çiğniyor, hemde yeniden aşık olduğu bir başka kız uğruna. İşte burası benim için biraz hayal kırıklığıydı. Kitapta o kadar mert anlatılan bir karakterin aşık olduğu kız için sözünden cayması hoş değildi. Tabi olay böyle kalmıyor, bir şeyler oluyor ama onlar önemli değil.
 Leydi Amelia, durumunun İskoç kasabının insafına kalmasından oldukça rahatsız. Tek umudunun babasının eski bir dostu olan İskoçya’nın önemli isimlerinden biri olduğunu düşünüyor. Ancak bu ismin ona büyük bir sürprizi var!
 Kitabın genel yorumuna gelecek olursak güzel bir kitaptı. Belirttiğim hususlar dışında beni rahatsız eden bir şey yoktu. Tabi bu kitapların genel şartı kızımızın da oğlumuzun da harikulade güzellikte olmaları.😓 Sanki güzel olmayınca aşk olmuyormuş gibi... Onun dışında kitapta ufak sürprizler de vardı ama bu sürprizler biraz da tahmin edilebilirdi. Ortalamanın üstünde bir kitap olduğunu söylemem mümkün.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

1.09.2018

YABAN ~ YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

 " Yazıklar olsun, seni sevmesini bilmeyenlere; ey gamlı ülke! "

 Yakup Kadri 1942 yılında Yaban'ın benliğinin çok derinlerinden kopan bir eser olduğunu söylüyor. Ve bu samimiyeti kitabında okuyucuya da hisettirmeyi başarıyor. Ancak o dönemlerde kitap bazı suçlamalara maruz kalıyor. Bunlardan biri de köylüyü küçümsemeye çalıştığına dair bir suçlama. Oysa kitabı okudukça Yakup Kadri'nin köylüyü değil, Osmanlı aydınını suçladığını göreceksiniz.
 Kitabın adına gelince; Anadolu köylüsü, köyünden olmayan herkese yaban diyor, kitabımızın baş karakteri olan Ahmet de İstanbullu bir asker olarak Yaban oluyor.

 " Ben, Celal Paşa'nın oğlu Ahmet, İstanbul'un en muhteşem konaklarının birinde doğup ve parıltılı hülya iklimlerine doğru kanat açıp uçtuktan sonra, kanatlarımın biri kırılmış olarak buraya düştüm. " 

Ahmet, 32 yaşında emekli bir askerdir. Emekli olmasının nedeni bir kolunu savaşta kaybetmesidir. Ancak askerliğe karşı hala büyük bir tutkusu vardır. Savaştan bıkmış halkın aksine Ahmet, direnmekten bıkmamıştır. Doğup büyüdüğü İstanbul işgal altında olduğu için kolunu kaybettikten sonra İstanbul'a dönmez ve erlerinden biri olan Mehmet Ali'nin köyüne gider.
 Mehmet Ali ve köy halkı dönemin ruhunu tam anlamıyla yansıtmaktadır. Savaştan bıkmış ve teslim olmaya, düşmanın yalanlarına inanmaya hazır bir halk vardır karşımızda. Onları yeni bir savaşa ikna etmek ilkokul tarih derslerinde anlatıldığı kadar kolay olmayacaktır. Yıllarca kardeşini, çocuğunu, babasını savaşlarda kaybeden halk artık yorulmuştur.

 " Lakin, bu köyde de hiçkimse kolsuz olduğumun farkında değil... Oysa, burada isterdim ki, farkında olsunlar. Zira sağ kolumu, ben, onlar için kaybettim. " 

Kaybettiği sağ kolunu son süsüm, olarak tanımlıyor Ahmet. Ancak köyde herkes hasta ve sakat olduğu için kolunun yokluğunu kimse umursamıyor. Onlara göre Ahmet savaş gazilerinden sadece birisi.
 Üstüne üstlük Ahmet köylüler tarafından dışlanıyor da. Çünkü Ahmet bakımlı bir erkek. Bu da köylülerin tuhafına gidiyor. Bir de iyi bir okuyucu. Kitapları seven bir Osmanlı askeri, yani aslında Osmanlı'nın aydın kesiminden. Bir Osmanlı köyünde gurbeti yaşayan Osmanlı aydını Ahmet.

" Okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasında fark Londralı İngiliz'le bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür. "

Yakup Kadri'nin kitabında belki de en çok yakındığı şey; tüm dünyanın savaş açmasının bile Osmanlı köylüsü ile aydınını birleştirememesidir. Anadolu halkının ruhuna nüfuz edemediği için Türk aydınını suçluyor ve ona şöyle sesleniyor:
  " Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu  vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, kuru dikenleri mi? Tabi ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey senin kendi eserindir, senin kendi eserindir. "

 İşte tam olarak anlatılan bu halk, düşmanın savaş uçaklarıyla bıraktığı barış bildirilerine inanıyor. İşte bu halk, Mustafa Kemal'e inanmakta zorlanıyor ve onun açtığı yolu bir çıkmaz olarak görüyor. Osmanlı neden çöktü, sorusunun cevabını kısa bir özet olarak ortaya koyuyor kitap.

 Cumhuriyet'i kurarken karşılaşılan zorluklar çok gerçekçi bir dille anlatılmış. Bu kitabı 30 Ağustos Zafer Bayramı'na yakın bir tarihte ele almamın en büyük nedeni de bu. Zafer öyle kolay kazanılmadı. Okullarda öğretildiği gibi bütün halk desteklemiyordu Mustafa Kemal Atatürk'ü. Ama o halka rağmen halk için bir devlet kurdu. İşte Mustafa Kemal Atatürk böyle büyük bir insandı.


  " Türkiye'nin karanlık semasında Mustafa Kemal adı bir şafa yıldızı gibi parlıyor. "


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤