22.12.2018

ŞAHANE BİR KADININ GİZLİ GÜNLÜĞÜ ~ JULIA QUINN


 Şahane Bir Kadının Gizli Günlüğü, Bevelstoke serisinin de ilk kitabı. Ancak baştan belirteyim serinin geri kalan kitapları dilimize çevirilmemiş. Yani yine hevesimiz kursağımızda kalacak, çünkü çok eğlenceli bir kitaptı. 😞
 Asil kızımız, leydimiz ve başrolümüz Miranda Cheever, çirkin bir çocukluk geçirip üstüne üstlük büyüdüğünde de sıradan bir kadına dönüşüyor. O kahverengi gözler ve saçlar! İşte bana bunlarla gelin, normallikle!Ayrıca kızımızı kitapta sıklıkla çirkin olduğu söyleniyor. Çok sayıda tarihi aşk romanı okudum ve ilk defa bir adam, güçlü ve yakışıklı bir adam, çirkin bir kıza aşık oluyor. Açıkçası beni kitaba çeken ilk şey buydu: Kızın çirkin olması! Önceki yazılarımı okuduysanız biblo bebek başrollerden ne kadar sıkıldığımı anlayabilirsiniz. Her neyse, kısacası kızımız çirkin. 😁
 Ancak ve lakin çok zeki. Girdiği her ortamı bilinçsizce gözlemliyor ve çok iyi çıkarımlarda bulunuyor.
 Bu arada kitapta bir dünyalar güzeli hiç yok değil. Olmaz mı? Saçmalamayın lütfen. Miranda'nın en yakın arkadaşı Olivia Bevelstoke dünyalar güzeli. Ah, ayrıca zeki olduğunu da eklemeliyim. Sadece Miranda kadar değil, ya da zekasını Miranda gibi insanlar hakkında düşünmek için kullanmıyor. Onun düşünce tarzı Miranda'dan biraz daha farklı diyelim. Patavatsız ama eğlenceli bir patavatsız bence.
 Olivia ve Miranda çocukluklarından beri en yakın arkadaşlar. Miranda tek çocuk olmasına karşın Olivia'nın bir erkek ikizi (Winston) ve abisi Vikont Turner var. Olivia ve Winston'ın 10. yaş partisinden dönerken Miranda'yı eve Turner bırakıyor. Miranda o gün kendisinden 9 yaş büyük olan Turner'a aşık oluyor.
 Ancak Turner bunu fark etmiyor bile, hoşlandığını fark etse de umursamıyor ve başka bir kadına aşık olup onunla evleniyor. Leticia, dünyanın en kötü kadını çıkıyor, tabiki Turner aşka lanet ediyor ve kadın genç yaşında öldüğünde Turner, Tanrı'ya şükrediyor.
 Turner karısının yasını tutarmış gibi yapıp hayata lanet ederken kızlarından ayrı tutmadıkları Miranda'yı gerçekten ailenin bir üyesi yapmak isteyen Bevelstokelar, Miranda ve Winston'ın arasını yapmaya çalışıyor.
 Ve Miranda ile Olivia'nın sosyeteye takdim balosuna katılma zamanı geldiğinde işler karışıyor.
 Kitap çok akıcıydı, eğlenceliydi. Sürekli gülecek bir şeyler olduğunu söylemeliyim. Karakterleri sevdim, keşke biraz daha uzun olsaydı dedim. Sonlara geldiğimde bazı şeylerin yüzeysel kaldığını düşündüm çünkü. Muhtemelen yazar, çok uzatıp okuyucuyu sıkmak istemedi ve bazı şeyleri direk yazdı. Yani aşama aşama sindirmesine fırsat vermeden hızlı geçti. Ancak yine de okuduğum iyi tarihi aşk romanlarından biriydi. Kesinlikle tavsiye ederim. 😍

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

10.11.2018

10 KASIM YAS GÜNÜ ~ (Yapı Kredi Bankası Tarihi Arşivi, Selahattin Giz Koleksiyonu'ndan Fotoğraflarla)

 " Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Atatürk, 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat 09:05'te Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu. Onun ölümü Türkiye'yi yasa boğduğu gibi bütün dünyada da geniş bir yankı uyandırdı. Dünya büyük liderlerinden birini kaybetmişti. "

Her 10 Kasım hüzünlüdür. 10 Kasım'da doğan kimi insanlar doğum günlerini o gün kutlamaz bile; Kemal Sunal gibi... Nasıl kutlasın ki? Herkesin umudunu kestiği bir millete yeniden vatanlarını, özgürlüklerini vermiş bir önderin öldüğü gün 10 Kasım. Aradan 80 yıl geçse dahi bitmeyen bir özlemle anılan liderin ölüm yıldönümü bugün.
 Başımız biraz sıkıştı mı keşke Atatürk yaşasaydı deriz. Mustafa Kemal Atatürk, 57 yaşında erkenden bizlere veda etmiş ama düşünceleriyle bize hala yol gösteren bir liderdir.

 10 Kasım 1938 Perşembe gününü takiben Atatürk'ün naaşının Etnografya Müzesi'ne yerleştirilmesine kadar geçen süreç fotoğraflarla anlatılmış bu kitapta. 10 Kasım bende her zaman merak uyadırır. Çünkü insanlar o güne kadar kendilerine yol gösteren insanı kaybetmiştir ve artık başımız sıkıştığında sığınabileceğimiz bir Atatürk yoktur. İnsan nasıl kahrolmaz?
 Aradan 80 yıl geçti, ben hiç Atatürk'ü görmedim. Ama bizim için geleceğimiz için yaptıklarını gördüm. Bana yaşamam ve korumam için emanet ettiği bu ülkeyi, en bilindik tabirle, en büyük eserini gördüm. Bana muhtaç olduğum kudretin damarlarımda akan asil kanda mevcut olduğunu öğreten insan O.
 Başöğretmenimiz, başkumandanımız ve ilk cumhur başkanımız; kısaca Türkiye Cumhuriyeti'nin yolunu aydınlatan meşale o.
 Belki de en çok Türkiye Cumhuriyeti'nin meşalesi olmak yordu O'nu. Günden güne Türkiye Cumhuriyeti güçlenirken Atatürk eriyordu. Hasta haliyele hala memleket meselelerinin peşinde koşuyordu.
 YKY'nin çıkardığı bu kitabın çoğunluğu resimlerden oluşuyor. Yorumsuz bir anlatısı var. Fotoğraflar, gazetelere atılan manşetler insanın içini sızlatıyor. Selahattin Giz koleksiyonundan fotoğraflar paylaşılırken o dönemde yerel medyada yazan haberlerde gösteriliyor. Yeterli olmasa bile halkın Atatürk sevgisini anlamaya elverişli bir eser olmuş.
 

Hasret ve minnetle...
1881 - 193∞ 



 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤ 


27.10.2018

YAN BENİMLE ~ JULİANNE MACLEAN

 Lachlan MacDonald ve Catherine Montgomery arasında filizlenen aşkı anlatan kitabımız bir tarihi aşk romanı. Zaten kitap bir devam kitabı. Hatta Highlander Serisinin dilimize çevirilen son romanı.

 1700'lü yılların başlarında yaşayan karakterlerimizin ikisi de daha önce hayatın sillesini yemiş insanlar. Lachlan MacDonald yıllar önce karısı Glenna'yı doğumda kaybetmiş ve sevdiği karısının arkasından çok acı çekmiş bir karakter. Catherine ise ne yaşadığını bile bilmiyor, hatta Catherine olup olmadığından bile emin değil. Büyükannesi olduğunu iddia eden kadını onu hafızasını kaybetmiş bir şekilde İtalya'da buluyor ve evlerine getiriyor.

 Lachlan MacDonald, bir önceki kitabın ana karakteri olan Angus'un eski sevgilisi, büyücü Raonaid tarafından lanetleniyor. Lanetin nedeni de Angus'u ilk başta gidip onun yanından alanın Lachlan olması. Zaten bir önceki kitabı okuyanlar Raonaid'i hatırlayacaktır. Lachlan da bu laneti bozması için büyücüyü aramaya başlıyor.

 Ve bir gün onu buluyor. Ama bir sorun var: Raonaid, Catherine Montgomery olduğunu iddia ediyor. Böylece olaylar silsilesi başlıyor. Kayıp varis Catherine rolü yaptığını düşünen Lachlan, 25 yaşındaki kadınla kim olduğunu öğrenmek için Angus'a gitmeyi kabul ediyor. Çünkü Catherine kimsenin ilk sevgilisini unutamayacağını düşünüyor. Burası biraz saçmaydı. Yani anneni, babanı, kendini unutmuşsun ama ilk sevgilini mi unutamayacaksın?

  Neyse zaten Drumloch Malikanesi'nde kendini dolandırıcı gibi hisseden Catherine, Lachlan ile çıktığı bu yolculukta ona aşık oluyor. Ancak Lachlan onun büyücü olduğunu düşündüğü için kadına çok da iyi davranmıyor. Sonra Catherine'in büyücü gibi kötü biri olmadığını fark ediyor ve kadına yavaş yavaş ama çok aşık oluyor. Ancak bu sefer de başka bir sorun çıkıyor: Lachlan, Glenna'yla yaşadığı acıyı bir daha yaşamamak adına kendini koruma altına almaya çalışıyor.

 Önceki kitabın aksine ana karakterleri yani Lachlan'ı sevdim. Yani acılarını çekmiş ve bu acılardan kendini korumaya çalışan birisi. Catherine ise hayatın ne zaman ne getireceğini bilemeyeceğimizin farkında olan ve aşkını yaşamak isteyen bir karakter. Kitap akıcı sayılabilir. Kötü bir kitap değil ama mükemmel de değil. Tarihi aşk romanlarını sevenlerin okumak isteyeceği bir kitap.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

15.09.2018

BEN SANA TUTSAK ~ JULIANNE MACLEAN

 Ben Sana Tutsak, orijinalinde serinin ikinci kitabı olmasına rağmen bizim dilimize çevirildiği kadarıyla ilk kitap. Epsilon yayınevinin canını istediğini çevirmesiyle ilgili bir durum bu. Yani o gün canları seriyi ikinci kitaptan başlatmak istemiş herhalde. 😓 Her neyse şu karmaşayı çözmek için listeyi aşağıya bırakıyorum:
1)The Rebel
2)Ben Sana Tutsak
3)Yeminimi Bozana Kadar
4)Yan Benimle
5)Return Of The Highlander
6)Taken By The Highlander

 Ben bu seriden ilk önce Yeminimi Bozana Kadar kitabını okudum, çünkü aldığımda seri olduğunu bilmiyordum.😓 Kitabı okuyunca seri olma ihtimalini araştırdım ve doğru çıktı.🙄 Her neyse...
 Bugün serinin ilk kitabıyla karşınızdayım! İskoç Kasabı Duncan MacLean ve Leydi Amelia Templeton arasında gelişen çekişmeli bir aşk hikayesini anlatıyor kitabımız. (Açık konuşmak gerekirse kızın Stockholm sendromuna yakalanmış olma ihtimali de var benim gözümde.😜)
 Leydi Amelia Templeton ‘daha güvenli’ olduğu gerekçesiyle nişanlısının odasından uyurken nişanlısını öldürmeye gelen İskoç kasabı tarafından kaçırılır. Bir gece ansızın gelen İskoç kasabının tek bir hedefi vardır: İntikam!
 Duncan’ın sevdiği kadını acımasız bir şekilde öldüren Yarbay Bennet, aslında Amelia’nın bildiği gibi bir adam değildir. Amelia yeni kaybettiği babasının ardından sığınacak bir liman ararken Bennet’a tutunmuştur ama gerçekleri öğrendiğinde ne kadar saf bir kız olduğunu anlayacaktır.
 İskoç kasabının adı bile İngiliz askerlerinin dizlerini titretmeye yeterken Amelia onun karşısında dimdik durmaktadır. Aslında zeki demek istiyorum kız için ama biraz da saf, yani adlandıramıyorum. Doğrusu kız kitap ilerledikçe gözünü açıyor. Hatalarından ders çıkarabilen bir kız ve kıza kesinlikle aptal diyemem. Ancak adamımız için çok farklı şeyler söyleyeceğim.
 Öncelikle ben Angus’un anlatıldığı kitabı okuyup onu pek sevmemiştim ama şimdi Duncan’ın yer yer Angus’a haksızlık ettiğini düşündüm. Şöyle ki Duncan’ın sevdiği ve öldürülen kız aynı zamanda Angus’un kız kardeşi. Duncan ona bir intikam sözü vermiş ve Duncan bu sözü çiğniyor, hemde yeniden aşık olduğu bir başka kız uğruna. İşte burası benim için biraz hayal kırıklığıydı. Kitapta o kadar mert anlatılan bir karakterin aşık olduğu kız için sözünden cayması hoş değildi. Tabi olay böyle kalmıyor, bir şeyler oluyor ama onlar önemli değil.
 Leydi Amelia, durumunun İskoç kasabının insafına kalmasından oldukça rahatsız. Tek umudunun babasının eski bir dostu olan İskoçya’nın önemli isimlerinden biri olduğunu düşünüyor. Ancak bu ismin ona büyük bir sürprizi var!
 Kitabın genel yorumuna gelecek olursak güzel bir kitaptı. Belirttiğim hususlar dışında beni rahatsız eden bir şey yoktu. Tabi bu kitapların genel şartı kızımızın da oğlumuzun da harikulade güzellikte olmaları.😓 Sanki güzel olmayınca aşk olmuyormuş gibi... Onun dışında kitapta ufak sürprizler de vardı ama bu sürprizler biraz da tahmin edilebilirdi. Ortalamanın üstünde bir kitap olduğunu söylemem mümkün.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

1.09.2018

YABAN ~ YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

 " Yazıklar olsun, seni sevmesini bilmeyenlere; ey gamlı ülke! "

 Yakup Kadri 1942 yılında Yaban'ın benliğinin çok derinlerinden kopan bir eser olduğunu söylüyor. Ve bu samimiyeti kitabında okuyucuya da hisettirmeyi başarıyor. Ancak o dönemlerde kitap bazı suçlamalara maruz kalıyor. Bunlardan biri de köylüyü küçümsemeye çalıştığına dair bir suçlama. Oysa kitabı okudukça Yakup Kadri'nin köylüyü değil, Osmanlı aydınını suçladığını göreceksiniz.
 Kitabın adına gelince; Anadolu köylüsü, köyünden olmayan herkese yaban diyor, kitabımızın baş karakteri olan Ahmet de İstanbullu bir asker olarak Yaban oluyor.

 " Ben, Celal Paşa'nın oğlu Ahmet, İstanbul'un en muhteşem konaklarının birinde doğup ve parıltılı hülya iklimlerine doğru kanat açıp uçtuktan sonra, kanatlarımın biri kırılmış olarak buraya düştüm. " 

Ahmet, 32 yaşında emekli bir askerdir. Emekli olmasının nedeni bir kolunu savaşta kaybetmesidir. Ancak askerliğe karşı hala büyük bir tutkusu vardır. Savaştan bıkmış halkın aksine Ahmet, direnmekten bıkmamıştır. Doğup büyüdüğü İstanbul işgal altında olduğu için kolunu kaybettikten sonra İstanbul'a dönmez ve erlerinden biri olan Mehmet Ali'nin köyüne gider.
 Mehmet Ali ve köy halkı dönemin ruhunu tam anlamıyla yansıtmaktadır. Savaştan bıkmış ve teslim olmaya, düşmanın yalanlarına inanmaya hazır bir halk vardır karşımızda. Onları yeni bir savaşa ikna etmek ilkokul tarih derslerinde anlatıldığı kadar kolay olmayacaktır. Yıllarca kardeşini, çocuğunu, babasını savaşlarda kaybeden halk artık yorulmuştur.

 " Lakin, bu köyde de hiçkimse kolsuz olduğumun farkında değil... Oysa, burada isterdim ki, farkında olsunlar. Zira sağ kolumu, ben, onlar için kaybettim. " 

Kaybettiği sağ kolunu son süsüm, olarak tanımlıyor Ahmet. Ancak köyde herkes hasta ve sakat olduğu için kolunun yokluğunu kimse umursamıyor. Onlara göre Ahmet savaş gazilerinden sadece birisi.
 Üstüne üstlük Ahmet köylüler tarafından dışlanıyor da. Çünkü Ahmet bakımlı bir erkek. Bu da köylülerin tuhafına gidiyor. Bir de iyi bir okuyucu. Kitapları seven bir Osmanlı askeri, yani aslında Osmanlı'nın aydın kesiminden. Bir Osmanlı köyünde gurbeti yaşayan Osmanlı aydını Ahmet.

" Okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasında fark Londralı İngiliz'le bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür. "

Yakup Kadri'nin kitabında belki de en çok yakındığı şey; tüm dünyanın savaş açmasının bile Osmanlı köylüsü ile aydınını birleştirememesidir. Anadolu halkının ruhuna nüfuz edemediği için Türk aydınını suçluyor ve ona şöyle sesleniyor:
  " Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu  vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, kuru dikenleri mi? Tabi ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey senin kendi eserindir, senin kendi eserindir. "

 İşte tam olarak anlatılan bu halk, düşmanın savaş uçaklarıyla bıraktığı barış bildirilerine inanıyor. İşte bu halk, Mustafa Kemal'e inanmakta zorlanıyor ve onun açtığı yolu bir çıkmaz olarak görüyor. Osmanlı neden çöktü, sorusunun cevabını kısa bir özet olarak ortaya koyuyor kitap.

 Cumhuriyet'i kurarken karşılaşılan zorluklar çok gerçekçi bir dille anlatılmış. Bu kitabı 30 Ağustos Zafer Bayramı'na yakın bir tarihte ele almamın en büyük nedeni de bu. Zafer öyle kolay kazanılmadı. Okullarda öğretildiği gibi bütün halk desteklemiyordu Mustafa Kemal Atatürk'ü. Ama o halka rağmen halk için bir devlet kurdu. İşte Mustafa Kemal Atatürk böyle büyük bir insandı.


  " Türkiye'nin karanlık semasında Mustafa Kemal adı bir şafa yıldızı gibi parlıyor. "


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

31.08.2018

ÖLÜMSÜZ KARDEŞİN GÖZLERİ ~ STEFAN ZWEİG

"Hiç yakın olmadım bilgeliğe, ve hiç olmadım günahlardan azade, konuşacak biri olmadan kimsesiz geçirdiğim anlar kadar. " 

 Ağustos ayı için Zweig zamanı!😊😊 Biraz gecikmeli de olsa Ağustos ayının son kitaabıyla karşınızdayım: Ölümsüz Kardeşin Gözleri.
 Ölümsüz Kardeşin Gözleri, Zweig'in biraz da masal tadında yazdığı bir kitap. Dünyanın kirliliğiyle başa çıkmaya çalışan karakterimizin adı Virata. Şimşek Kılıç, Adalet Kaynağı, Nasihat Tarlası ve Yalnız Yıldız da olarak anılan Virata kralının ve ülkesinin baş tacı diyebilirim. Gözü pek bir savaşçı ve iyi bir avcı iken kralına karşı gelen bir grupla savaşmak için emir alır. Bu grup içinde olan ağabeyi Belangur'u da gecenin karanlığında bilmeden öldürüyor.
 Bu olay Virata'nın bütün hayatını değiştiriyor. Savaşçılık hayatını bırakarak günah işlemeden yaşamaya karar veriyor. Bunun için de çeşitli yolları deniyor. Günahsız yaşamak isteyen bir adam Virata. Ne zaman günah işlediğini fark etse öldürdüğü ağabeyinin gözlerini görüyor ve kendine farklı bir yol çizmeye başlıyor. Zaten böyle böyle ediniyor bu dört ünvanı da.
 Virata'nın hikayesi bir çocuğa ders vermek isteyen masal gibi anlatılmış. O yüzden de oldukça akıcı bir dille yazılmış ve hızla okunuyor. Tatlı tatlı anlatılmış dünyanın, insanların kirliliği. Günahların içinde boğulduğunu söylüyor dünyanın aslında bir nevi Zweig. 
 Dünya insanların bencilliğiyle ve hükmetme arzusuyla kirlenirken bu dünyanın kirlerinden arınmak için insanların neleri deneyebileceğini göz önünde bulunduruyor kitap. Peki gerçekten bunun bir çözümü var mı? Kitap bittiğinde ise insan bu soruyla baş başa kalıyor. 

" Kaçamadım ölümsüz kardeşimin gözlerinden ben asla. "


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤
 

18.08.2018

KATİP BARTLEBY ~ HERMAN MELVILLE

 Katip Bartleby yükü hafif pahası ağır bir kitap.💎 Kitapta yapılan gizli eleştiriler günümüzde daha da belirgin hale geldiği için çok kıymetli bir kitap.
 Kitabı bize Katip Bartleby değil, patronu olan avukat anlatıyor. Avukatımız işe diğer üç katibini anlatıyor: Turkey (Hindi), Nippers (Kıskaç) ve Ginger Nut (Zencefilli kek). Bu isimler katiplerin birbirlerine taktıkları takma adlar.Her birinin belirli bir özelliği var bu katiplerin, 12 yaşındaki küçük Zencefilli kekin bile. Avukat, Nippers'ın kafasının doğuştan güzel olduğunu düşünüyor.😂 Ve işleri yoğunlaştığında yeni bir katip daha işe almaya karar veriyor.
 Yeni işe alınan Katip Bartleby ise onların tam aksine özelliksiz bir insan diyebilirim. Sessiz, sakin ve solgun yüzlü bir adam Katip Bartleby. Etliye sütlüye karışmaz derler ya, tam öyle bir insan. Bartleby belgeleri kopyalıyor ancak iş okumaya, yani gözden geçirmeye geldiğinde 'yapmamayı tercih ediyor'. İşte bu noktada avukatla ilişkisi değişiyor. Avukat onu daha da yakından incelemeye başlıyor. Çünkü işlerini kolaylaştırması için işe aldığı katip işlerini zorlaştırıyor.
 Avukat yine de çalılşanına iyi niyetle yaklaşırken Bartleby, bunun farkında değilmiş gibi davranıyor. Aslında Bartleby dünyada bir tek onun tercihlerinin önemli olduğunu düşünüyordu bence. Çünkü herkes dünyayı kendi gözleriyle görür ve bu görüş benmerkezcidir. Bartleby de bunu diğer insanlara saygı çerçevesi içinde gösteriyordu.
 Bartleby'nin bir başka özelliği de özelliksiz oluşuydu. Yani onun herhangi bir şey yapma alışkanlığı yoktu. O sadece hayatını yaşıyordu. Hiçbir şeyin ya da hiç kimsenin kölesi olmuyordu. Katip Bartleby, sadece yapmayı tercih ettiği şeyleri yapıyordu.
 Patronu ise kapitalizm çarkına kapılmış diğer insanlar gibi acımasız değildi. Bartleby'ye yardım etmek istiyordu ama elinden gelmiyordu. Belki de bu yardımla Bartleby'yi dünya sisteminin içine kıstırmak istiyordu. Çünkü Bartleby dünya sisteminin içinde olmayan bir karakterdi, onun bambaşka bir dünyası vardı.
Kısacası kitap ince olmasına rağmen derin bir okuma gerektiriyor. Zaten atıf yaptığı bazı kısımlarda yazarın ne kadar donanımlı olduğunu anlamamak mümkün değil. Kitabın dili de oldukça akıcı, zaten kitabın 50 sayfalık bir kısa hikaye olduğunu da söylemiştim. İnsanlığın ne hallere düştüğünü göstermek için yazılmış olduğunu söyleyebileceğim güzel bir kitap.

 " Ama öyledir, bağnaz kafaların sürekli baskısı, sonunda daha cömert olanların tüm kararlılığını yer bitirir. "

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤

11.08.2018

İSTEDİĞİM SENSİN (DEDİKODUCU KIZ 06) ~ CECİLY VON ZİEGESAR

 Çılgın karakterlerimizin üniversiteye bir adım daha yaklaştıkları maceralarla dolu bir hikayesini daha bitirdim. Doğrusu 13 kitaplık seride hiç üniversiteye gittiklerini görebilecek miyiz, şüpheye düşmeye başladım.😓

 Yine de Dedikoducu Kız kaldığı yerden devam ediyor! Vanessa'nın üniversiteye kabul süreciyle ilgli çektiği bir filmle başlıyor kitap. Tabiki kameranın karşısına ilk geçen kendinden bahsetmeye bayılan Blair oluyor!

 Kitabın içeriğine tamamen dönmeden önce Amerika'daki sistemi biraz açıklamak istiyorum. Bizim gibi onların da SAT sınavları var; ancak bu sınav tek belirleyici değil. Lisedeki notlarınız, okul sıralamanız da çok önemlidir. Ayrıca her öğrenci her yere girebilir. Yani bizim sistemimizin aksine oldukça esnek ve öğrenciye fırsatlar tanıyan bir sistemleri var.

 Serena da tam olarak bu sistem sayesinde Amerika'daki en iyi okullara kabul ediliyor. Yale'de dahil! Ve Nate sportmen kimliği ile Yale'in peşinde koştuğu bir aday haline geliyor! Ve bizim en çalışkan en hayırsever Blair'imiz ise Yale'in ancak yedek listesine girebiliyor.😓 Gerçi geçirdiği iki Yale mülakatından sonra bunun iyi bile olduğunu söyleyebilirim sanırım.

 Kitapta geçen en büyük sorun da bu. Nate ve Serena, Blair'in en büyük hayali olan Yale'e kabul edilirken Blair'in kabul edilmemesi. Aslında Blair başvurduğu tek bir okuldan kabul alabiliyor; o da en başından beri garanti olarak yazdığı Georgetown. Serena ise başarısızlıklar ve eksikliklerle dolu lise hayatına rağmen başvurduğu bütün okullara kabul ediliyor. Harvard dahil!

 Blair mutlu olmak için tek şansının Yale ve Nate olduğunu düşünürken Serena her çiçekten bal alan arı gibi etrafta dolaşıyor.🐝 Çünkü Serena'nın sahip olamadığı tek şey gerçek aşk.

 Dan ve Vanessa ilişkisi köklü değişimlere uğramaya başlıyor diyebilirim. Bilirsiniz, bir şey başladı mı arkası çorap söküğü gibi gelir derler ve ben arkasının önümüzdeki kitaplarda geleceğine inanıyorum.

 Kitapta dikkatimi çeken bir diğer nokta Blair'in hayır diyemiyor olması. Dünyanın en cadı insanı olabilir ama birileri ondan bir şey istediğinde hayır demeyi bilmiyor ve genelde başını da bunlar belaya sokuyor. Kendini sürekli bir filmin ya da kitabın içindeki karakterin yerine koyması da bir başka huyu.

 Özgüvensiz Jenny iyiden iyiye Serena'nın çakması haline gelmeye başlıyor ve skandallara karışıp mankenlik maceraları peşinde koşuyor! Sanırım bu kız yavaş yavaş bir yerlere gelecek!

 Ah! Belirtmeden geçemeyeceğim bir nokta daha: Diziyi izleyenler Chuck'ın Maymun adında bir köpeği olduğunu bilirler. Şey, kitapta Maymun gerçek bir maymun! Adı da Tatlım.🐒😊

 Paranın, ünün ve iyi ailelerin çocukları olmanın avantajını sonuna kadar kullanan karakterlerimizin gelecek maceralarını sabırsızlıkla bekliyorum!

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 



" Beni sevdiğinizi biliyorsunuz. "




4.08.2018

ŞEYTAN DİYOR Kİ ~ GAELEN FOLEY

 Cehennem Kulübü serisinin ilk kitabını karşınıza çıkarmış bulunmaktayım! Öncelikle Cehennem Kulübü Serisi’nin kitaplarını şöyle bırakayım da yorumuma öyle geçeyim:
1)Şeytan Diyor Ki
2)Davetsiz Misafir
3)Küllerinden Doğan
4)Cennetin Ateşi
5)My Scandalous Viscount
6)My Notorious Gentlemen
7)The Secret Of A Scoundrel

 Epsilon’un çoğu zaman yaptığı gibi yine yarıda kalmış bir seriye başladığınızı bilin isterim. Bunun için serinin çevirisi “henüz” yapılmamış kitaplarını da yazdım. Yani serinin dilimize tamamen çevirilmesini beklemekteyiz.
 Rotherstone Markisi, Max St. Alban marki olmasının yanı sıra eğitimli bir tetikçidir de! Tetikçiliğinden bulduğu boş vakitte de evlenip aile adını temizlemeye karar vermiştir. Ancak ailesinin adını temizleyecek olan kızın oldukça seçkin biri olması lazımdır. Daphne Starling ise son zamanlarda sosyetede adı kötüye çıkmış bir genç kızdır. Ayrıca üvey annesi tarafından da evliliğe zorlanmaktadır. Max’in Daphne ile evlenmemek için onlarca nedeni varken kendini yine de kızdan alıkoyamamasının tek bir nedeni vardır: Aşk!
 Aşk devreye girdiğinde mantık tablodan çıktığına göre Max’i pek de suçlayamayız. Özellikle hayatı boyunca ilk kez böyle sevildiği düşünülecek olursa.
 Max St. Alban, küçükken babasının borçları nedeniyle Cehennem Kulübü adı altında kurulan bir teşkilata satılmıştır. Burada usta bir tetikçi, ajan haline gelir. Oysa sosyetede bu kulübün hovardalar ve işe yaramaz soylularla dolu olduğuna inanılır. Tam da bu nedenle Daphne’nin en yakın arkadaşı Carissa, bu ilişkiye karşı çıkar.
 Aslında ilişkiye karşı çıkan tek kişi Carissa değildir, Daphne’nin ta kendisi de bu ilişkiye karşıdır. Hayatının kontrolünü kendi elinde tutmak isteyen ve dönemine göre özgür olmak isteyen Daphne, yaşadığı hayat tarzı nedeniyle tam bir kontrol delisi olan Max ile iyi bir ilişki yürütemeyeceklerine inanır. Bu nedenle de Max’ten kaçmaya çalışır, ancak o da bir kere aşkın tuzağına düşmüştür!
 Kitap genel olarak bu şekilde ilerliyor. Okunması kolay ve eğlenceli bir kitap. Daphne’nin kendine rağmen adamı reddetmeye devam etmesi ilginçti. Yüksek sesle kahkaha attığımı söyleyemem sanırım ama hızlı okudum ve gerçekten beni sardığı için hızlı okudum. Olaylar iyi kurgulanmıştı.
 Yazarın okuduğum ilk kitabıyd ki zaten onlarca kitabı olmasına rağmen dilimize sadece dört kitabı çevirilmiş durumda. Bu üzücü detayı atlarsak, ben yazarı sevdim (Bu, durumu daha da üzücü yapıyor ama neyse...😓) Serinin kalanını okumak için sabırsızlanıyorum. Ah, ayrıca yazar serinin sıradaki kitabı için bir temel hazırlayarak kitabını bitirmiş. Sanırım en çok da bunu sevdim.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

30.07.2018

CLARİSSA ~ STEFAN ZWEİG

 İki gün gecikmeli de olsa temmuz ayının Stefan Zweig kitabı Clarissa oldu.👧 Babası genelkurmay olan annesini doğumunda kaybetmiş olan Clarissa'yı anlatıyor kitabında Zweig.
 Babası subay olan Clarissa'nın bir de abisi var. Abisiyle samimi olsa da babasıyla aralarında resmi diyebileceğim bir ilişki var. Sevgisini nasıl göstereceğini bilmeyen bir baba.
 Annesinin ölümünden sonra babası iyice takıntılı biri haline geliyor ve sosyal ortamlarda kendine yer edinemiyor. Clarissa'yı bir manastıra gönderirken abisi Eduard'ı da askeri bir okula gönderiyor.
 Clarissa, zeki ve becerikli bir kız olduğu için ise arkadaşlarıyla arası iyi ancak mesafeli. Yıllarca rutin ve sıkıcı bir manastır eğitimi gören Clarissa'nın hiç en utandırıcı sırlarını paylaştığı bir arkadaşı olmuyor. Mezun olmasına iki yıl kala ise Marion adında bir kız geliyor manastıra.
 Clarissa'nın aksine Marion, herkesle sıcak bir ilişki kuruyor. Clarissa, onun diğer kızlar üzerindeki bu büyülü etkiyi gördüğü için ondan özellikle uzak duruyor. Araya giren yaz tatilinde kızlar, Marion'a karşı duydukları sevgiyi köreltip kıskançlığı bilerler. Diğer kızlar ona kötü davranmaya başladığında Marion, Clarissa'nın güvenli limanına sığınıyor.
 Babasının emekli olmasıyla manastırdan ayrılan Clarissa, bir meslek seçmek için gerçek dünyaya adım atıyor. Babasının ona aşıladığı alışkanlıkları iş bulmasında yardımcı oluyor. Uzman psikolog ve psikiyatr olan Dr. Silberstein'ın yanında iş buluyor. Bu iş sayesinde ilk defa Avusturya'nın dışına çıkıp Luzern'e gidiyor.
 Luzern'de bir kongreye katılıyor. Ona bazı yönleriyle babasını hatırlatan Leonard ile de burada tanışıyor ve ondan etkileniyor. Hiçbir zaman kimseyle özel bir ilişkisi olmayan Clarissa, hayatında ilk defa bir erkekten etkilenir. Doğrusu Leonard da ona karşı boş değildir.😉 Ancak kongrenin son günü Ferdinand, Saraybosna'da öldürülür. 

 " Devlet, halk, ulus, görünmez olan, soyut olan, canlı olanın karşısında duruyor. " 

Bu ölümle dünyanın altüst olduğunu fark etmeleri zaman alır. Çünkü Leonard ve Clarissa, ertesi gün birbirlerinden hiçbir şey beklemeden seyahate çıkmaya başlarlar. Birkaç gün içinde aralarındaki etkileşim büyür ve aşka dönüşür. Bu seyahatleri sırasında Leonard, Clarissa'ya -aslında Zweig okuyucuya- sıradan insanın önemini anlatır. Basit bir çiftçi neden önemlidir? Onun ne yaşadığı aslında neden hepimizin sorunudur? Bu tip soruların cevabını anlatmaya çalışır.

" Bizler, biz basit insanlar hiçbir şey değiliz; ama bizi kendi çıkarlarına dahil etmek ve silahlarına yem olarak kullanmak istiyorlar. "

Leonard, Clarissa'ya kim olduğunu anlaması için yardım eder. Ona yepyeni bir dünya görüşü sunar. Bir asker kızı olarak vatanın, milletin önemini öğrenmişken Leonard'la birlikteyken dünya vatandaşlığının önemini kavrar. Bu güzel çifti ayıran şey de milliyetçilik olur. Bir Fransız olan Leonard ile Avusturyalı Clarissa; savaşa giren iki ülkenin 'düşman' fertleri olarak yollarını ayırmak zorunda kalır.

" Bizim düşüncemizin ne önemi var? Biz kimiz ki? Hayatımızı iktidardakiler yönlendiriyor. " 

 Leonard, Avusturya ile savaşmak üzere Fransa'ya giderken Clarissa da savaşta yaralanan askerlerin tedavisine yardım etmek amacıyla Avusturya'ya döner. Ancak Clarissa'nın macerası burada bitmez.

 Clarissa, Zweig'in güzel kitaplarından biriydi. Bence çok daha uzun yazılmayı hak eden kitaplarından biriydi. Çünkü bana göre bazı yerler tek cümleyle geçiştirilmişti. Yani o tek cümleyi yazıp geçmek yerine detaylandırılmak isteyen birkaç yer vardı. Bunun dışında Zweig'in yazımını zaten seviyorum ben, bu yüzden diyecek pek fazla şeyim de yok.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

21.07.2018

EV SAHİBESİ ~ FYODOR DOSTOYEVSKİ

 Dostoyevski'nin ilk defa Aralık 1847'de yayınlanan bir eseri hakkında bir şeyler yazmaya çalışacağım bugün. Ev Sahibesi, yazarın ilk dönem eserlerinden biri. Bu nedenle de vay be adam ne yazmış, diyebileceğimiz bir eser olmadığını da söyleyeyim.Yine de Dostoyevski'nin kaleme aldığı bir kısa öykü olduğunu unutmuyoruz.😊
 Yoksul bir genç olan ve bilim aşkıyla yanıp tutuşan ana karakterimiz Ordinov'un aşık olmasını anlatıyor kısa öyküsünde yazar. 
 Evinden çıkarılmasıyla sokak sokak ev aramaya başlıyor Ordinov. O güne kadar sürdüğü asosyal hayatın ne kadar sıkıcı olduğunu da bu vesileyle insanların arasına karıştığında anlıyor. İnsanların arasına karışmak hoşuna gidiyor ve kimsesiz olduğunu fark ediyor. 
 Kiliseye gittiğinde yaşlı bir adam ve yanındaki kızı fark ediyor. Birdenbire kıza ilgi duymaya başlıyor. Sanki kızın da onun gibi yalnızlık çektiğini anlıyor Ordinov. Katerina'da anlıyor Ordinov'un yalnızlığını ve birbirine doğru bir çekime kapılıyorlar.
 Yeni bir oda arayışında olan Ordinov'a evlerinin bir odasını kiralıyorlar. Böylece kadın Ordinov'un ev sahibesi haline geliyor. Karakterlerimiz birbirini daha çok tanımaya başşladığında yaşlı adamın kitapta dini ögeleri temsil ettiğini fark ediyoruz. Ayrıca yaşlı adam geçimini fal bakarak sağlıyor. Alt metinde din ve bilim çekişmesi yatıyor diyebiliriz. Katerina da ikisinin arasında kalan, ikisinde de gönlü olan insanlığı temsil ediyordu bana kalırsa. Yaşlı adamdan korku duysa da yine de ona sığındığı zamanlar oluyordu ve Ordinov'a hiç korkmadan sığınabiliyordu. Çünkü Ordinov'u kendisinin kontrol edebileceğinin farkındaydı belki de. Ordinov ilk defa aşık olduğu için bilimden ilk defa bir adım uzaklaştığını ve bunun onu hasta ettiğini de söyleyebilirim.
 Kitabı büyük bir hayranlıkla okumadım ama beni sıkmadı da. Gayet akıcı bir kitaptı bence. Belirsizlikler vardı, evet ama bence bu belirsizliklerin nedeni okuyucuların kendilerine özel bir şeyler hayal edebilmesine izin vermekti. Belki de böylece okuyucunun kendini daha iyi tanıyabileceğini ya da kitabın okuyucu için daha özel olacağını düşündü Dostoyevski. 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

14.07.2018

MARSLI ~ ANDY WEİR

  " O, DÜNYANIN EN ÜNLÜ ADAMI. SORUN ŞU Kİ, DÜNYA'DA DEĞİL. " 

 Issız bir adaya düşerseniz yanınıza alacağınız üç şey nedir? Peki ya ıssız bir gezegene? Benim yanıma alacağım TEK şey Mark Watney olabilir! Mark Watney, Ares 3 programıyla Mars'a gönderilen ilk insanlardan birisi. 6 kişilik mürettabatın en düşük rütbelisi. Bu durumda yetkinin Mark'a geçmesi için hayatta kalan son kişi olması gerekiyor. Ve bilin bakalım n'oluyor? Yetki Mark'a geçiyor!
 Kum fırtınası nedeniyle iptal olan Ares 3 görevinden dönmek için uzay araçlarına dönerken Mark yaralanır ve fırtınanın içinde kaybolur. Arkadaşları ise onun öldüğünü düşünerek arkalarında bırakırlar. Böylece Mark, Mars'ın tek vatandaşı haline gelir.
 Mars için kızıl gezegen de olarak bilinen soğuk bir çöl diyebilirim. Farklı iklim koşulları, Dünya'dan milyonlarca km uzakta olması nedeniyle imkanlarının kısıtlı olması ve yalnızlık; hayatta kalma savaşının en büyük düşmanları. Koskoca gezegende yapayalnız kaldığınızı düşünün. Ah, bütün dünyanın sizin öldüğünüzü sandığını da unutmayın. Ne hissedersiniz? Pes etmeye ne kadar yakın olurdunuz?
 İşte bütün bunlara rağmen pes etmeyen Mark, eğer bir gün ölürse diye bir günlük tutmaya başlıyor. Çünkü aslında ölüme ne kadar yakın olduğunu da biliyor. Bizler de bu günlüğü okuyoruz. 

 " Mars ve salaklığım sürekli beni öldürmeye çalışıyor. " 

 Mark Watney, bir botanist ve makine mühendisi. Yani hayatını kurtaracak temel bilgilere sahip. En büyük problemi ise yiyecek. Tam bu noktada 'gezegenin en iyi botasnisti' olarak yeteneklerini konuşturacak Mark.😁 Mars'ın kralı Mark Watney! 😁😁
 2 ay sonra tesadüf eseri Mark'ın yaşadığı ortaya çıktığında Dünya'nın ne kadar karıştığını tahmin edebilirsiniz bence. 3 ay sonra ise Mark ve keskin zekası sayesinde iletişim kuruyorlar. Ancak Mark yalnız kaldığı süreç boyunca umudunu ve espiri yeteneğini hiç kaybetmiyor. Tam her şey yoluna girdi derken her şey alt üst olsa bile hemde. O yüzden bu karakteri çok sevdim. Canım Watney.😍
 Kitap çok akıcı ve eğlenceli, her ne kadar dramatik bir olay yaşansa da. Kitabın en çok bu yönünü sevdim: Karakter asla neşesini kaybetmiyor. Okuyucuyu gülümsetmeyi hep başarıyor. Ayrıca bunu uzaya dair detaylı bir kullanırken başardığını da belirtmek isterim. Alkışlar yazarımıza.👏👏👏

 Filme gelirsek; öncelikle film yerine her zaman kitabı tercih ederim. Tercihim yine değişmedi. Kitap, filmi bildiğiniz döver. Kitabı okumadan filmi izlemedim. Çünkü hayal gücümün kısıtlanmasını istemedim açıkçası. Henüz kitabı okumayan ve filmi izlemeyenler varsa da önerim bu yönde. Çünkü filmi izlerken kitabı okumasaydım anlamazdım, dediğim çok sahne oldu. Zaten film, kitabın özetinin özeti gibi olmuş. Kitapta olan bazı şeyler, bence önemli şeyler, hiç olmuyor. Bu açıdan film beni biraz hayal kırıklığına da uğratmadı değil. Ama 2 saate 416 sayfayı sığdırmalarını beklemek de zor tabi. Son eleştirim de kitaptaki eğlenceli dilin filmde buharlaşması.

 Goodreads okuyucuları tarafından 2014'ün en iyi bilimkurgu romanı seçilen kitap bunu sonuna kadar hak ediyor. Eğer bilimkurgu meraklısıysanız ya da okumak için farklı ve eğlenceli bir kitap arıyorsanız, tebrikler! Aradığınız kitabı buldunuz!

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

7.07.2018

BEN BÖYLE SEVERİM (DEDİKODUCU KIZ 05) ~ CECİLY VON ZİEGESAR

 Merhabalar! Dedikoducu Kız serisi tam hızıyla kaldığı yerden devam ediyor efenim! İlk beş kitap bitti, mart ayına geldiler ve bilin bakalım n'apıyorlar?! Üniversite hakkında endişelenmeye devam edip kayak tatilene gidiyorlar!
 Bir önceki kitapta kendini 'neredeyse' babasının arkadaşıyla sevgili olarak buluverecekken son anda köşeyi dönen Blair bu seferde arkadaşının abisine yöneliyor. Kitapta tam bir karşı konulamaz, muhteşem erkek olarak tarif edilen Erik Van Der Woodsen söz konusu olduğu için Blair'i eleştirmiyorum. Çünkü kusursuzluğu çok gerçekçi nedenlere bağlanmış bir karakter. Ayrıca Serena'nın abisinden bahsediyoruz, yani lütfen! (Hatırlatma; dizide küçük kardeş olan Erik, kitapta olgun bir abi.) Ayrıca Erik Van Der Woodsen hakkında okudukça daha çok okumak istiyorsunuz. Yani umarım önümüzdeki kitaplarda çok çok çok daha fazla yer alır. Çünkü ben bu kitapta Erik karakteri ile oldukça iyi vakit geçirdim. Zorlama olmayan kibar yapıya sahip biri ve etrafındaki herkesin rahat hissedip kendisi olmasını sağlıyor. Herkesin hayatına gereken biri aslında.😍
 Yine de Chuck'a ihanet etmek istemem tabi. Her ne kadar beni bu kitap biraz zorlasa da. Chuck bu kitapta daha fazla yer alıyor ama tam bir şeytan tohumu olarak. Yine şeytan tohumu olsun ama daha karakterli olsun. Şuan bana kabına göre şekil alan biri gibi geliyor ve bu rahatsız edici. Düzelecek ama düzelmeli.😓
 Çilekeş Blair Waldorf ise odasından atılmasıyla beraber soluğu en yakın arkadaşı Serena'nın evinde alıyor. Serena, canı arkadaşı Blair'i üniversitedeki abisinin odasına yerleştiriyor ve bizim film sevdalısı Blair daha o anda Erik'le ilgili hülyalara kapılıyor.😵
 Zaten annesi kızından çok yeni ailesiyle ilgilenirken babası da Fransa'da bir şatoda sevgilisiyle yaşarken Blair hülyalara dalmasın da kim dalsın? Ayrıca umutsuz geçen Yale görüşmelerini hatırlatmaya gerek yok bence. Yani dikkat dağıtacak bir şeylere ihtiyacı var.
 Jenny Humpfrey ise yavaş yavaş büyüyor ve bir sevgili ediniyor; thanks to Blair.😌 Hem de en gizemlisinden! Böylece sıkıcı Jenny Humpfrey de hayatına heyecan katmaya başlıyor.
 Vanessa, alçak Dan'in onu aldatmasından sonra sadece sevgilisini değil, tek arkadaşını da kaybediyor.😔 Ailesinin  şehre gelmesiyle de yeni arkadaşlar edinmeye başlıyor. Ailesi dünyanın içine sürüklendiği sistemin tamamen karşıtı bir hayat kurmaya çalışıyor ve en temel savaş aletleri ise sanat. Sanat, kapitalizmin dokunamadığı tek şeydir; avangard sanat, Adorno'nun tabiriyle yüksek sanat. Çünkü onun verdiği mesajı herkes alamaz ve sanat imgelerle konuştuğu için de kapitalizm ona dokunamaz. Her neyse...
 Gelelim alçak Dan'e... Aslında Dan bu kitapta sadece kendini düşünen, kıskanç ve bencil bir pislik olduğunu bir kere daha kanıtlıyor. Şiir yazmakla ilgili sorunlar yaşamaya başlıyor ve egosu zedeleniyor diyebilirim. 
 Georgina Sparks ve sevgilisi Nate ise mart ayındaki bahar tatilleri için Sun Valley yolunu tutuyor. Ama bilin bakalım n'oluyor? Chuck, Georgina'nın davetlisi olarak birkaç arkadaşla birlikte daha onlara katılıyor. Ayrıca Serena, ailesiyle her sene gittiği kayak tatiline Blair'i de davet ediyor. Böylece bütün Yukarı Doğu Yakası sakinleri Sun Valley de toplanıyor! 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 



" Beni sevdiğinizi biliyorsunuz. "

2.07.2018

OKUMA LİSTESİ (Reading Challenge)

 Bugün karşınızda olma sebebim Amerika ve İngiltere'de oldukça fazla yapılan okuma listesi. Orijinal adıyla Reading Challenge olarak bilinen bu liste insanların bir nevi kendilerine meydan okuması olarak görülebilir. Genellikle yıllık oluşturulsa da fotoğrafta fark ettiğiniz gibi ben üç aylık bir liste çıkardım. Bu listeleri üçer aylık süreçlerde yenilemeyi düşünüyorum. Umarım beğenirsiniz. 😊Fotoğrafı daha kaliteli indirmek isteyenlere pdf linkini de aşağıya bırakıyorum.
 İyi okumalar.❤ 

30.06.2018

GÖMÜLÜ ŞAMDAN ~ STEFAN ZWEİG

 Kimselere belli etmeden oluşturduğum her aya bir Zweig köşemde bu ay Gömülü Şamdan yer alıyor.😊 Gömülü Şamdan belki de Zweig'in bir Yahudi olduğunu en çok hatırlatan kitabıdır. Şahsen ben okurken sürekli olarak aklımdaydı. Vay be, dedim adam ne acılar çekiyormuş aslında.
 Kitapta bahsi geçen yedi kollu şamdan, aslında dini ögeler taşıyan bir sanat eseri diyebiliriz. Onlara göre Tanrı'nın yoluna hizmet etmiş gerçek bir araç şamdan ve bu yüzden onlar için oldukça önemli. Ancak Yahudilerin kendilerine ait bir devleti olmadığı için (İsrail yok o zamanlar) yersiz yurtsuz, her devletin dışlananları olarak yaşıyorlar. Yazar, hislerini de en güzel şekilde kelimelere şöyle döküyor:
" Halklar içindeki tek ve kimsesiz bir halk. "

 455 yılında geçen hikayemiz Roma'nın Vandallar tarafından işgal edilmesiyle başlıyor. Yahudiler İngiltere'de bile haklar elde ettiklerinde takvimler 18. ya da 19. yüzyılı gösteriyordu. Yani ondan önce ikinci sınıf vatandaş olarak muamele gördüklerini söyleyebiliriz. Roma'da da kutsal emanetlerine el konulmuş bir şekilde yaşarlarken Vandalların işgaliyle kutsal emanetler ve en önemlisi şamdan tehlikeye giriyor.

" Biz Yahudiler mücadele edemeyiz, bizim gücümüz yalnızca fedakarlığa yeter. " 

 Zweig metinde açık açık dünyadaki bütün kötülüklerin Yahudilere de bir kötülüğünün dokunduğunu yazmış. Bunun en önemli nedeninin İkinci Dünya Savaşı zamanında yaşaması olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Zweig, Hitler'in yarattığı faşist düzenin bütün dünyaya yayılacağını düşünerek intihar etmiştir. O yüzden kitabın karamsar bir havada geçmesini anlamlandırmamız mümkün.
 Roma'nın işgalinden sonra (bu arada Vandallar dedikleri Bizanslılar) şamdanı kendi krallarına götüreceklerini öğrenen Yahudiler, işgalcileri gemilerine kadar takip ediyor. On yaşlı adam ve bir küçük çocuk. Bu küçük çocuk tanık olarak yanlarında yer alırken gelecekte Yahudilerin şamdanı geri almasını umut ettiği insan haline dönüşüyor. Adı Benjamin ve öylesine birinin torunu. Benjamin 87 yaşına girdiğinde son kez şamdanı görmek için Pera'ya yani Taksim'e geliyor.
 Metnin ilk yarısının oldukça sakin ilerlediğini söylemem mümkün. Ancak sonra işin için Ayasofya, Pera gibi bilindik yerler girince insan ister istemez meraklanıyor. Zweig bu kitabıyla kendisinin de ait olduğu bir grubun, Yahudilerin derdini anlatmaya çalışmış ve başarılı da olmuş. Ancak acaba şimdi İsrail'i görseydi ne düşünürdü?
 Zweigseverler için güzel bir kitap daha ama psikolojik tahlillerden çok bilgiler yer aldığı için çok da severek okumadım açıkçası. En az sevdiğim Zweig kitabı Gömülü Şamdan olabilir.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

23.06.2018

VEJETARYEN ~ HAN KANG

" Karım vejetaryen oluncaya dek onun özel bir insan olduğunu hiç düşünmemiştim. " 

 Güney Kore Edebiyatı'ndan okuduğum bir kitap Vejetaryen. Yazarının 5 yılda tamamladığı kitap da bu süre içinde geçiyor. 3 bölümden oluşuyor: Vejetaryen, Moğol Lekesi, Alev Ağacı. Genç bir kadının üç farklı bakış açısından hikayesini anlatıyor. Karakterin adı Yonğhe olarak geçiyor ama İngilizce çevirisinde Yeong-hye olarak geçiyor ve Kore alfabesinde 'ğ' harfi olmadığından emin olduğum için yazımın kalanında Yeong-hye olarak kullanacağım.
 Vejetaryen kitabın en sevdiğim bölümü oldu. Her şeyin başlangıc Yeong-hye'nin vejetaryen olması ve kocasının bundan duyduğu rahatsızlık. Bu bölüm Yeong-hey'nin kocası tarafından anlatılmaktadır. Dünyanın en sıradan insanı olan bir kadının birdenbire bir rüya görmesiyle Kore'de radikal sayılabilecek bir karar vermesi adamı rahatsız ediyor. Çünkü adam zaten dünyanın en sıradan kadını olduğu için Yeong-hye ile evlenmiş ve kadının farklılaşmasını kaldıramıyor. Diğerlerinden farklı olan bir şeyleri daha iyi, tutkulu yapabilen kadınları ise rahatsızlık verici buluyor. Kore'de Türkiye gibi ataerkil bir yapıya sahip ve ilk bölümde bu özelliğini ziyadesiyle hissettiriyor. 
 Kadın gördüğü kanlı rüyalar nedeniyle sürekli bir stres altındayken gün geçtikçe zayıflıyor. Kocası bir iş yemeğine götürdüğü karısına makyaj yapması için söyleniyor. Belki buradan Kore'de kadınların güzel olmak zorunda olan varlıklar olarak göründüğünü söyleyebiliriz. Bu iş yemeğinde bir vejetaryenin mücadelesini gösteriyor Han Kang bize. Masadaki 10 kişiden 9'u vejetaryen olmadığı için kadın açıkça eleştiriliyor ve küçük bir tartışmanın ardından kocasıyla birlikte dışlanıyor.
 Kocası çocuk gibi karısını ailesine şikayet ediyor. Bir kadının veya insanın vejetaryen olması nasıl ailesine şikayet edilebilir ki? Bu tıpkı kırmızıdan nefret ettiğim için ömür boyu kırmızı giymeyeceğim demek gibi bir şey. Buna kimse karışamaz. Ancak Yeong-hye'nin ailesi böyle düşünmüyor. Bu nedenle de bölüm oldukça trajik bir biçimde bitiyor.

" Hayalini kurduğu imgeyi, başka biri onun yerine nasıl bulabilirdi ki zaten? " 

 Moğol Lekesi bölümü ise Yeong-hye'nin kalçasında bulunan bir lekeden alır adını. Normalde en geç ergenlik çağı sırasında kaybolması gereken leke hala kaybolmamıştır. Belki de yazar bununla bize karakterin hala masumiyetini koruduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Bu bölüm ise Yeong-hye'nin eniştesi tarafından anlatılmaktadır ve adamın moğol lekesini öğrendikten sonra kadını arzulamasıyla başlamaktadır.
 Yeong-hye boşanmış ve vejetaryen olmasının üzerinden iki yıl geçmiş bir kadın artık. Karısının parasıyla geçinen eniştesi bir video sanatçısı ve en büyük arzusu da Yeong-hye'nin moğol lekesiyle bir video çekmek. Ancak sanatsal başlayan bu düşünce bir insanın arzularına yenik düşmesiyle sonuçlanıyor. Eniştesini dinlerken insan hayal kurarken bile toplum ayıplar mı, düşüncesini taşıdığımızı gösteriyor bize yazar. Ve bölüm Yeong-hye'nin akıl hastanesine kaldırılmasıyla sonlanıyor.

" Bazı olaylar geçtikten sonra bile, onca korkunç şeye maruz kaldıktan sonra bile, insan yiyor, içiyor, tuvalet ihtiyacını görüyor, yıkanıyor ve yaşamaya devam ediyor. Hatta kimi zaman kahkahalarla gülüyor. " 

 Alev Ağacı, Yeong-hye'nin ablasının ağzından anlatılan ve onu tanımamıza en çok yardımcı olan bölüm. Çocukken gördüğü şiddeti, hayatı karşısından neden bu kadar pasif olduğunu daha iyi kavrıyor okuyucu bu bölümle. 
 Karşımızda kardeşinden asla vazgeçmeyen ve her şeyin normale dönmesini isteyen bir abla var. Bu abla sorumluluk duygusu fazlasıyla gelişmiş bir kadın aynı zamanda. Çocuğunu her şeyden önce sevgiyle büyütmek isteyen bir anne. 
Yeong-hye ise bütün sorumluluklarından sıyrılmış bir kadın olarak karşımıza çıkıyor artık. " Ben artık bir hayvan değilim abla, " diyerek insanlığından vazgeçen bir kadın. O bir bitki artık. Belki de bu bölümde karakter bütün hayatı boyunca pasif olduğunu somutlaştırmaya çalışıyor diyebilirim. Belki de onu döven, ona psikolojik şiddet uygulayan insanlıktan kaçmaya çalışıyordur. 

 Her okura hitap edecek bir kitap asla değil. Okurken düşünmeyi seven, detaylara değer veren, metaforları anlayabilen bir okuyucuya ihtiyacı var kitabın. Üslup çok iyi. Yalın bir dili var yazarın, öyle süslü sözcükleri yok. Sıradan kelimelerle güzel cümleler kurmayı biliyor. Bu nedenle de kitap hızla ilerliyor; yani akıcı bir dili var. Ancak çevirmenin de hakkını vermek gerek tabiki. Kore Dili Eğitmenliği ve araştırmacılığı yapan Göksel Türközü'nün ellerine sağlık. Oldukça başarılı bir çeviri olmuş.
 Son olarak kitabın Kore'de bir filmi de çekilmiş. 2009 yılında çekilen filmin adı Vegetarian. Henüz filmi izlemediğim için iyi veya kötü olarak yorum yapamacayağım ama IMBD puanının 5.8 olduğunu söyleyebilirim.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

16.06.2018

ÇÜNKÜ BEN BUNA DEĞERİM (DEDİKODUCU KIZ 4) ~ CECİLY VON ZİEGESAR

 Uzun zaman önce ara verdiğim Dedikoducu Kız serisine bu hafta bir dönüş yapıyoruz.↺😁 Çılgın karakterlerimiz ile bu seferki buluşmamız gelecek kaygılarıyla dolu geçiyor. Çünkü şubat ayı gelmiş ve artık gelecek sene hangi üniversitelere gideceklerini düşünme vakitleri de gelmiş. Yine de şubat ayı henüz karakterlerimizin paçalarını tutuşturmuyor.
 Jenifer Humpfrey sinir bozucu bir şekilde özgüvensiz yaşamına devam ediyor.😒 Bu sırada Serena ise bir ara Blair'in peşinde koşan ve aynı zamanda yine Blair'in üvey erkek kardeşi olan Aaron ile büyük bir aşk yaşamaya başlıyor. Büyük dediysek Serena Van Der Woodsen ne kadar büyük aşk yaşayabilirse o kadar büyük bir aşk yani.💨😁
  Blair ise hala eski sevgilisi Nate'i unutamamış durumda. Bu kitap aslında bize Blair'in iç dünyasını biraz daha tanıma fırsatı veriyor. Blair özünde iyi biri olsa bile bu iyiliklerin karşılığı genelde hayatını mahveden bir şey olarak döndüğü için o da iyilik yapmamaya başlıyor. Yani eğer öz anneniz yeni doğacak üvey kız kardeşiniz için sizinle aynı şekilde yakın zamanda üniversiteye gidecek olan üvey erkek kardeşinizin odasını değil de sizin odanızı alsaydı n'apardınız? Blair gibi kabullenmeyeceğim kesin. En yakın arkadaşı Serena da tam bir aptal aşık ve her şeyin eğlenceli yönüyle ilgilenirken Blair de kendine bir savunma kalkanı örüyor.😓
 Bütün bunlar da Blair'in sabrını zorluyor. Ve unutmayın eğer bir kız çileden çıkmış hayatına el atacaksa işe saçlarından başlar.😉
 Jenny de Elise adında yeni bir arkadaş ediniyor. Ancak yeni arkadaşlarla mesafelere biraz dikkat etmeli değil mi? Küçük Jenny bunu henüz bilmiyor.😈
  Georgina Sparks; dizide eski bir arkadaşken bu kitapta yepizyeni bir karakter olarak karşımıza çıkıyor ve psikolojik sorunlarının oldukça fazla olduğuna emin olduğum bir karakter.😶
 Chuck ise (dizide en sevdiğim karakter olan Chuck💚) küçük dedikodularla karşımıza çıkıyor. Ancak biz Chuckseverler güzel günler göreceğiz! (Yani umarım.😓)
 Şimdiye kadar bahsettiğim bütün karakterler aslında kapitalizm çarkına takılmış ve oraya takıldıklarının farkında bile olmayan isimler. Para, varlıklarıyla bir bütün olmuş durumda. Bunların tersine Vanessa ve Dan tuhaf ve entelektüel bir ilişki yaşıyor. Vanessa film çekerken Dan şiir yazıyor ve sevgililer günü için bir şiiri önemli bir dergide yayımlanıyor bile. Ancak kendini bir ahlak timsali ve diğerlerinden farklı olarak gören Dan'in bile nasıl onlarla aynılaşıp kötü yola sapabileceğini görecek okuyucu.
 Dedikoducu Kız'ın tam bir gençlik kitabı olduğunu söyleyebilirim. Eğlenceli ve akıcı bir dille yazılmış. Kötü entrikalar ya da dramlar yok. Dizi ile aralarındaki en temel farklardan biri bu olabilir. Çünkü her bir kitapta dizi ile farklılıkları da gitgide artıyor. Yani tavsiyem diziyi altı sezon izleyip sevdiyseniz kitaplarını da sabırla okuyun. Çünkü kitaplarda karakterleri anlamlandırmak ve bir temele oturtmak çok daha kolay. Çünkü karakteri bir kaş hareketinden değil yazarının elinden okumak her zaman daha iyidir. Bol kitaplı günlere efenim.😘

Not: Uzun cümleler için kusura bakmayınız.😊


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 



" Beni sevdiğinizi biliyorsunuz. "



9.06.2018

AFFET AMA UNUTMA ~ LİSA GARDNER

 Uzun zaman sonra yeniden bir Lisa Gardner kitabıyla karşınızdayım. Tessa Leoni serisinin ikinci ve serinin dilimize çevrilen son kitabı Affet ama Unutma. Normalde seride bir kitap daha var ama henüz çevirisi yapılmamış. Zaten çoğu kitabının çevirisi yapılmamış durumda ama neyse...
 Orijinal adı 'Touch and Go' (Dokun ve Git) olan kitabı Affet ama Unutma olarak çevirmelerini açıklayamıyorum malesef. Neyse, kitabımıza dönelim biz.
 Lisa Gardner'ın bu hikayesinde bir cinayet davası değil kayıp daha doğrusu kaçırılma vakasıyla karşı karşıyayız. Zengin bir aile oldukça organize bir şekilde bir gece kaçırılınca fedaraller, polis, şerif ve şirketin kendisi bile aramaya katılıyor. Peki şirket nasıl katılıyor bu aramaya? Bir önceki kitapta başına gelenlerden sonra polisliği bırakan Tessa Leoni şirket soruşturmaları alanında çalışmaya başlamış. Çalıştığı şirketin sahibi ve ailesi kaçırılınca o da bu olaylara dahil oluyor.
 Kitapta D.D. ile ufak bir karşılaşma yaşanıyor ve ortaya çıkıyor ki vaka D.D.'nin yetiştirdiği Neil'in. Ancak vaka onda kalıyor mu? Hayır.
 Kurbanlarımıza dönecek olursak, zorlu bir hayattan çıkıp evlenerek rahat bir hayata ulaşan annemiz Libby; zengin, yakışıklı, zeki baba Justin ve 15 yaşındaki kızları Ashlyn. Justin ve Libby'nin ilişkisi Justin'in ihanetiyle yara almış durumda olsa bile ikili bunu onarmaya çalışıyor. Denbe ailesi oldukça yıpranmış durumdayken bir de üstüne kaçırılınca aile gerçek sorunlarıyla yüzleşmeye başlıyor.
 Bir ailenin çizdiği mükemmel görüntüsüne rağmen çiziklerle dolu olduğunu gösteriyor yazar ve bu çizikler zamanla çatlaklara, çatlaklar da kırıklara dönüşüyor.
 Bu ailenin çevresi ve kendi sırları da oldukça ilginç ve tahmin edilemez. Eski askerlerden oluşan yakın çevreleriyle bir aile haline gelmişler ve Justin de onlar gibi dövüşmeyi öğrenmiş. Güçlü bir adam. Karısını aldatsa bile saygılı davranmaya devam ediyor. Gerçi onu aptal yerine koyan bir adam kadına ne kadar saygı duyabilir ki? Kızları ise bu adamın ve karısının en büyük zaafı.
 Zeki kelimesini daha ne kadar vurgulayebilirim bilmiyorum ama kitap tam bir zeka eseri. Heyecanlı ve akıcı gidiyor. Polisiye ve macera severlerin kesinlikle okuması gereken bir kitap.
 Kitapla ilgili yaşadığım bir sorunu da burada anlatmak istiyorum, belki başkalarının da başına gelir diye. Kitabı okumaya başladım ve 128. sayfayı çevirdiğimde 161. sayfaya geçti. Şok oldum tabiki. Kasım 2016'da basılmış bir kitap ve ben kitabı alalı aylar olmuş. Anında Martı Yayınevine ve kitabı aldığım Kitapyurduna mail attım. Martı Yayınevi benimle hiçbir şekilde iletişime geçmedi. Maile cevap bile vermediler. Ancak Kitapyurdu aylar geçmiş olsa bile kitabı geri göndermemi istedi ve kitabın yenisini bana gönderdi. Bu yüzden Martı Yayınevinin kitaplarını mümkün oldukça almamaya çalışacağım artık. Yani başka yayınevleri aynı kitabı basmışsa onlarınkini alacağım ama Martı Yayınevini almayacağım. Ama illa Martı'dan almam gerekirse de kesinlikle araya sağlam bir aracı (muhtemelen Kitapyurdu) koyup alacağım. Sizlere de tavsiyem bu yönde.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

2.06.2018

İSMAİL ~ DANİEL QUİNN

" İnsanlara onları heyecanlanmaktan alıkoyacak, bu gezegene verdikleri korkunç zarar karşısında sakinliklerini korumalarını sağlayacak ne anlatıldı? " 

 Daniel Quinn'in en tanınmış romanı İsmail ile karşınızdayım bugün. İsmail, 1977 yılında yazılmış olsa da 1992 yılına kadar yazarı tarafından altı kez tekrar yazılmış. 
 Kitap, bir öğretmenin dünyayı kurtarmak isteyen öğrencilerini aradığını söyleyen ilanla başlıyor. İlanda bahsi geçen öğretmen ise bir goril: İsmail. 
 İsmail, telepati yoluyla öğrencisine dünyanın bu hale nasıl geldiğini öğretiyor. Neden ilkel ve uygar olarak adlandırıldıklarını, tutsaklığı öğretiyor. Bir insanın kültürünün nasıl oluştuğunu da öğretiyor, hem öğrencisine hem de okuyuculara.
 İnsanlar neden kendilerini uygar-ilkel sınıflandırmasının içine sokuyor, insanlık neden piramidin en tepesinde görülüyor gibi sorularla okuru düşündürüyor. Oysa İsmail'in deyişiyle insanların ortaya çıkışı, denizanalarının ortaya çıkışından daha büyük bir yankı uyandırmadı. O zaman neden insanlar dünyanın kendilerine ait bir şey olduğunu düşünmeye başladı?
 İnsanlığın mitolojisi: Dünya insan için yaratıldı ve insan da ona hükmetmek için. İsmail'e göre bu düşünce insanları dünyanın düşmanı haline getirdi. Bir goril kendini neredeyse kusursuz ve ileri bir varlık olarak gören insanların kusurlarını anlatıyor. 
 Besin kaynakları ve nüfus kontrolü arasındaki ilişkiyi anlatıyor, basit bir dille. Kültürün insanları daha doğrusu M.Ö. 8000'den sonra ortaya çıkan insanların kültürüyle dünyanın ne hale geldiği anlatılıyor. Bu insanlar dünyaya bir düzen getirmeye çalışıyor ama dünyanın bir düzene gerçekten ihtiyacı var mıydı? Günümüzde insanların hayatı acımasızlık, açgözlülük, akıl hastalıkları, suç ve madde bağımlılıklarıyla dolu. Bu insanlar dünyaya hükmetmek isteyen insanlar. Böylece nasıl Tanrı rolü oynadıklarını anlatıyor İsmail.
 Dünya hakkında farkındalığını arttırmak isteyenlerin, insanların mahvolmaya doğru nasıl hızla yol aldığını somut bir şekilde görmek isteyenlerin hemen alıp okuması gereken bir kitap. Oldukça da kolay okunan bir dille yazılmış bir metin. 

" Yaşamak için dünyayı mahvetmeye devam etmenizi neredeyse zorunlu kılan bir uygarlık sistemine tutsak olmuşsunuz. " 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

31.05.2018

MECBURİYET ~ STEFAN ZWEİG

" Vatan onun için artık daha çok bir hapishane, bir mecburiyetti. Yabancı diyar ise dünyadaki vatanı, Avrupa insanlık demekti. "

 Stefan Zweig, savaş karşıtı olduğu bilinen bir yazar. 1. Dünya Savaşı sırasında da bunu bütün dünyaya haykırmak istercesine yazmış metinlerini. Savaşın ne kadar yıpratıcı ve deli saçması olduğunu göstermek için. Çünkü ona göre savaş dünyanın delirmesinden başka bir şey değildi.
 Mecburiyet, savaşa katılmak istemeyen ama vatanının onu mecbur bıraktığı hissine kapılan bir adamı, Ferdinand'ı anlatıyor.
 Ferdinand savaşan ülkesinden kaçıp karısıyla birlikte İsviçre'ye gelmiş. Kendini kaçak gibi hissediyor. Çok sevdiği karısı onunla birlikte olsa bile kendini yalnız hissediyor. Çünkü vatanının ona yüklediği sorumluluktan kaçıyor. Bu kaçış onu yalnızlığa itiyor. Çünkü vatanın karısından böyle bir beklentisi yokken Ferdinand yüklenmek istemediği bu sorumluluğun altında eziliyor. Devlet bile bir insanı cinayet işlemeye zorlayamaz, buna hakkı yok; diyen karısının karşısında sessizliğini bozamıyor.
 Almanya'da savaş sonrası yaşanan sefalet, hakların askıya alınması Ferdinand için büyük bir yıkım oluyor ve bu nedenle karısıyla İsviçre'ye geliyor. Ancak burada da tam anlamıyla huzur bulamıyor. Çünkü devletin peşini bırakmayacağını ve askere çağırılacağını içten içe biliyor.
 Bir gün eline ulaşan kahverengi zarflı mektup ile korkulu rüyası gerçekleşiyor. Devlet ondan özgürlüğünü, karısını, yaptığı resimleri, köpeğini yani hayatını arkasında bırakıp savaşa katılmasını istiyor. Bu noktada Ferdinand'ın aklının ipleri çözülmeye başlıyor. Kendi kendini kontrol edemez hale geldiğinde karısı ipleri eline almaya çalışıyor. 
 Kitap, Zweig'in başarılı psikolojik çözümlemeleri ile dolu. Yazarın gerçek hayattan edindiği tecrübeleri ve duygu durumlarını fazlaca kullandığına inandığım bir kitap. Devletin gücünün bir insanı ne kadar etkisi altına alabileceğini gösteriyor bizlere. Bu görünmeyen gücün bir insana neler yaptırabileceğini anlatıyor. Belki de bu kitabı okuması gereken en büyük kitle ülke sınırlarını çizerken kime sordular, diyen kitledir. Çünkü, bence hepsi kendini biraz Ferdinand gibi hissediyor olabilir.

" İnsanlığın ötesinde bir vatanım yok benim. " 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

26.05.2018

SAVAŞ SANATI ~ SUN TZU

 Savaş Sanatı'nı Ufak Tefek Cinayetler'de Oya karakterinin bölümlerce okuyup bitiremediği bir kitap olarak fark ettim önce. Bu kitapta bu kadar önemli ne anlatılıyordu da seyircinin gözüne sokulmak isteniyordu merakıyla da kitaba başladım.
 Savaş Sanatı, yazım tarihi net olmayan oldukça eski bir metin. Kitap yüzeysel olarak bakıldığında sadece savaş teknikleriyle ilgili bilgiler veriyor gibi görünüyor. Ancak biraz daha derinlikli bir düşünmeyle kitapta yazılanları günlük hayatımıza da uygulayabileceğimizi fark edebiliriz. Genel olrak elde etmek istediğimiz bir şey karşısında bize taktik sunan bir kitap yani. Sonuçta herkesin hayatında fethetmek istediği bir kale vardır. Araştırdığım kadarıyla kitapta anlatılan mücadele stratejileri günümüzde iş dünyası için de bir temel oluşturuyormuş. Yani her eve lazım bir kitap.😁

 Yaşamak da bir mücadeledir. Bu mücadeleyi yürütmek için daha sağduyulu davranmamızı sağlayacak bir kitap Savaş Sanatı. Oya da zaten Merve cadısıyla nasıl baş edebileceğini öğrenmek için kitabı okuyormuş.😈 Bir mücadeleye girerken neleri bilmeliyiz, bu mücadele içinde nelere dikkat etmeliyiz, bunları öğreniyoruz kitaptan.
 Kitap her ne kadar savaş taktikleri verse de kitabın verdiği ilk öğütlerden biri savaştan kaçınmaktır. Yani savaşa hayır, der ama eğer savaş çıkarsa da bu taktikleri kullanmak gerek diyen bir kitap.

 " Savaş, kandırmacalı bir iştir. "

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

12.05.2018

UÇURUM İNSANLARI ~ JACK LONDON

 Jack London, döneminin en çok okunan yazarlarından biri olmayı başarmış bir isim. Uçurum İnsanları kitabında da 1902 yılında, İngiltere'de sanayileşmenin etkileri görülmeye başlandığında fakir bir Amerikan denizcisi kılığında geçirdiği 86 günü anlatıyor. Kitabını sıkıcı bir tarih metni olarak değil, oldukça ilginç bir roman gibi okumanızı sağlıyor.
 Açıkçası başta bu kitabın gerçekliğinden şüphelerim vardı. Çünkü öyle şeyler anlatıyor ki yazar, insan inanamıyor; bu kadar da olmaz dedirtiyor insana. Ancak kitap Jack London'ın kılık değiştirip yaşadığı 86 günü anlatıyor gerçekten de.

" Doğu Londra; zenginleri, güçlülerin ikamet etmediği, gezginlerin uğramadığı, iki milyon işçinin yığıldığı, ürediği ve öldüğü bir getto. " 

 Kitap başlığında yer alan Uçurum ile kastedilen şehrin yoksul kısımlarındaki insanlar; bu insanlar uçurumun kıyısında bir hayat sürmeye çalışıyorlar. Şehrin hastalıklı bölgesi sayılan Doğu Londra, işçilerin yaşadığı değil, zorunlu olarak yığıldığı bir bölge. Yani yaşanması oldukça zor olan bir alan. Perişan, içkici tipler ve sefil tuğla evleri olan bir bölge olarak tarif ediyor yazar. Ayrıca polisten saklanmaya çalışanların da uğrak yeri.
 Düşük gelirli insanlar genelde kadını ve çocuğu yük olarak görüyor. Zaten tam da bu nedenle evlilik yaşı bu işçiler için, o döneme göre, çok daha geç. Çünkü dünyanın işleyişine ayak uyduramıyorlar.
 Dönemin en büyük sorunu ise beslenmek. Kitapta geçen bazı örnekler insanı dehşete sürüklüyor. Yerde bulunan ekmek kırıntılarından masada kalan artıklara kadar her şeyi yiyorlar. Çünkü gerçek bir yemek alabilmek için paraları yok. İnsan varlığının temel gereksinimlerinin nasıl metalaştığını daha çok anlıyoruz, kitabı okuyunca.

" Bu adamların zor durumda kalmasının temel sebebi yaşlı olmaları ve çocuklarının büyüyüp onlarla ilgilenmek yerine, ölüp gitmeleriydi. Zaman onların aleyhine işlemiş, yerlerini daha genç ve güçlü rakiplerine bırakarak sanayi çarkının dışına atılmışlardı. " 

 Paralarının olmamasının temel nedeni ise sanayileşmiş toplumda kendilerine çalışabilecek yer bulamamaları. Yaşlı oldukları için elden ayaktan düşmüş, gücünü kaybetmiş ya da bir iş kazası sonucu sakat kalıp çalışma imkanını kaybetmiş kişiler uçurum insanları. Bu insanlar kendi istekleriyle tembellik yapmıyor. Bu insanlar çalışma hayatının dışında bırakıldıkları için para kazanıp kendilerine bakamıyor. Bütün gece sokaklarda uyumamaları için polis tarafından kovalandıkları için gündüzleri sokaklarda uyuyan aylaklar haline geliyor.
 İşçiler için işçilikten kurtulmak imkansız; zaten işçi kesiminin de çalışmaktan başka bir beklentisi yok. 1902 Londra'sındaki işçiler için para alan köleler diyebiliriz. Çalışmayan ya da çalışamayan aç kalır mottosunun hakim olduğu bir dönem.

" İşçi sınıfı mensuplarının başlıca intihar sebepleri; yoksulluk, sefalet ve düşkünlerevi korkusu. " 

 Toplum, uçurumun fakirliğini yine onların suçu olarak görüyor. Bu anlamda daha bireysel bir yaklaşıma sahipler; suçu, sanayileşmede ya da sanayileşmeye insan sömüren bir sistemin gelişmesinde değil de emeği sömürülen ama yine de yeterli para kazanamayan insanda görüyorlar. Belki de yine aynı nedenle devlet de bu insanlara kötü muamele gösteriyor. Düşkünlerevinde bile yedikleri yemeğin yattıkları yatağın bedelini ödemek için çalıştırılıyorlar.

 İngiltere'nin büyürken kendi içinde çektiği sancıları anlatan bir kitap. Kitabın tarihi bir belge niteliği taşıdığını söylemek mümkün. Sanayileşmenin İngiltere için de kolay gerçekleşmediğini ve halkın çektiği acıları anlatan bir metin. Kitap birçok nedenden ötürü oldukça ilgi çekici ama benim için kitabın en büyük özelliği kılık değiştiren bir yazar tarafından anlatılması. Dünya tarihini öğrenmek açısından da oldukça faydalı bir kitap.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 


4.05.2018

KÜÇÜK BİR RİCA ~ DARCEY BELL

 Emily'nin acil bir durum nedeniyle en yakın arkadaşı Stephanie'den oğlu Nicky'yi okuldan almasıyla başlıyor kitap. Ancak Stephanie'nin beklediği gibi akşam olduğunda arkadaşı gelip Nicky'yi almıyor. Emily'nin kaybolmasıyla kocası Sean ve en yakın arkadaşı Stephanie bir nevi çaresizlik içinde bir çare aramaya çalışıyorlar.

 Emily; polisiye roman okumayı seven, kariyer sahibi bir anne. Sean ise başarılı bir Wall Street çalışanı. Ayrıca İngiliz olduğunu ve aksanlı konuştuğunu da belirtmek istiyorum.😁 Emily kaybolduğunda o güne kadar iki kelime etmemiş olan Stephanie ve Sean yakınlaşmaya başlıyor. Zaten Nicky'nin en yakın arkadaşı Miles da Stephanie'nin oğlu olunca işleri daha da kolaylaştırıyor. Stephanie, kocası Davis'i kaybetmiş ve oğlu Miles ile baş başa bir hayat geçiren blog sahibi bir anne. Yaşadıklarını uygun bir dille blogunda anlatması en önemli detay olabilir.

 Geçmişinden de anladığımız kadarıyla yasak olanın cazibesine her zaman kapılan Stephanie'nin en yakın arkadaşının kocasına kapılmasına çok da şaşırmıyoruz ama tabiki sinir oluyoruz. Ayrıca bir süre sonra zaten hep Emily'nin hayatına özendiğini anlıyoruz. Stephanie her şeyi anneliğe bağlayan, mükemmel anne olma peşinde koşan bir kadın. Bunu blogunu okudukça daha iyi anlıyoruz.

 Polisin, özellikle hayat sigortası yapıldığı ortaya çıktıktan sonra, şüphelendiği isim ise Sean. Sean ise her zaman Emily'nin kontrolünde olan ve ona hayran bir koca. Ancak Stephanie ile ilişkisi detaylar ortaya çıktıkça insanı daha da rahatsız ediyor.

  Kitap üç bölümden oluşuyor ve ikinci bölümden itibaren işler kızışıyor. Kitap bana Gone Girl (Kayıp Kız), filmini hatırlattı. 2014 yapımı filmde başrolleri Ben Affleck ve Rosamund Pike paylaşıyor. Kitabı beğenenlerin izlemesini de tavsiye  ederim. Ama filmi izleyen herkes kitabı okumalı diyemem. Çünkü kitap, film kadar heyecanlı değildi. Zekice yazıldığını söyleyebilirim ama beni heyecanlandırdığını söyleyemem.

 Son olarak kitabın yakın zamanda film olarak vizyona gireceğini öğrendim. Başrollerini Blake Lively ve Anna Kendrick paylaşıyormuş. Filmlerin kitaplardan çok şey kaybettirdiğini düşünenlerden olduğum için filme gitmeden önce kitabı okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar.😉

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

28.04.2018

HER ŞEY GEÇİP GİDER ~ VASİLİ GROSSMAN

" Evet, her şey geçip gider, her şey değişir, aynı katara iki kez binmek olanaksızdır. "

 Vasili Grossman'dan okuduğum ilk kitap oldu Her Şey Geçip Gider. Grossman, yüreğini ortaya koyup yazan bir yazar. Kendi geçmişinin etkilerinden kurtulamamış ve içindeki yaraları iyileştirmek için belki de, yaşadıklarını kitaplarına akıtan bir yazar.
 Her zaman duyduğumuz Nazi kamplarını değil, Rus kamplarını anlatan, gerçeklerle örülmüş bir roman elimizde tuttuğumuz bu kitap. Roman demek ne kadar doğru bilmiyorum; çünkü Vasili Grossman gerçek tarihlerle ve olaylarla yazmış kitabını. Sadece bir karakter eklemiş tarihe, hepsi bu.
 Bir Ukrayna Yahudisi olan Grossman, hem Nazilerin hem de komünizmin cefasına katlanmak zorunda kalmış bir adam. Her Şey Geçip Gider'in tamamlanamamış bir roman olduğunu söylemek mümkün; çünkü yazar kitabını hala gözden geçirirken vefat ediyor.
 1917 Ekim Devrimi. Özgürlük için atılan bir adım olduğunu sanmıştı herkes. Oysa başlarına gelecek felaketlerden haberleri yoktu.

" İlerleme kurban ister. "

 Kitapta Stalin'in ölümünden sonraki dönemde çalışma kampından dönen İvan'ın aklına gelen hatıralar anlatılıyor. Hatıralar güzel olmalıdır, değil mi? Hani insan yaşlandıkça anımsayıp yüzünü gülümsetmelidir. Ama 30 yıl boyunca hapishane hapishane, kamp kamp dolaşan İvan'ın hatıraları acı, keder, zulüm dolu. Özgürlüğe koştuklarını zannederken nasıl prangalara yakalandıklarını anlatıyor. İşin kötüsü de bu kitapta yazanların gerçekten yaşanmış olması.
 Ukrayna'da bir köy gerçekten de açlığa terk edildi. Kıtlık haberlerini gerçekten de bütün dünyadan sakladı SSCB. Kendi halkına baş düşmanına davranır gibi davrandı. Özel hayatlarını kamusallaştırmak istedi, böylece ülke çapında bir denetim mekanizması kuracaktı. Şehirde yaşayanların köylerde olanlar umurunda değildi. Çalışma kampına asılsız ihbar yüzünden gönderilen komşuları umurlarına değildi. Onlara bir şey olmuyordu ki olsa bile bazıları kurunun yanında yaş da yanar mantığıyla sesini çıkarmıyordu. Çünkü onlar özgürlüğe, mutluluğa ilerliyordu. Oysa Rusya, köylüsünü köleleştirerek ilerliyordu. Özgürlük falan yoktu.

" İnsanlar Sovyet devletine karşı mücadele ettikleri için hapse atılmamışlarıd, bu insanların Sovyet devletine karşı mücadele edebilme olasılığı vardı. "

 Kampta da, dışarıda da insanlar aynı; daha iyi bir hayat için mücadele ediyorlar. Bazen husumetli oldukları insanları, bazen komşularını, bazen de kıskandıkları insanları ihbar edip kendilerini tatmin ediyorlardı. Çünkü ihbar gerçek de olsa asılsız da olsa ihbar edilen çalışma kampına gideceklerdi. Çalışma kampında yaşananları gerçekten bilseler yine de ihbar ederler miydi? Bence evet, insanoğlu çiğ süt emmiş derler, boşa olduğunu sanmıyorum.
 Çalışma kampları Rusya'nın iklim koşulları en kötü alanlarına kurulur ve mahkumlar köle gibi çalıştıkları, insanlık dışı koşullarda yaşadıkları yerlerdi. Mahkumlar kendi aralarında da birbirlerine üstünlük kurup hayatlarını daha çekilebilir yapmaya çalışıyordu.

 " Devlet bir insandan hiçbir şey alamadığı zaman o insan yararsız biri olur. Onu ne diye okutsun, tedavi etsin ki? " 

 Bu kitap devletin, insanlar olmadan hiçbir şey yapamayacağının kanıtını önümüze koyuyor. Devlete bir şeyler yapma vekaletini bizler veriyoruz. Bu yüzden seçimler çok önemli. Oy vermek kendi isteğini devlete bildirmek demek ama oy verirken neden ince eleyip sık dokumamız gerektiğini bu kitaba bakarak anlayabiliriz. Çünkü Stalin'de seçimle işbaşına gelmiş bir liderdi. Stalin'in "plansız" ölümü köylüleri ve kamptakileri sevindirirken şehirdekileri yasa boğuyor. Çünkü eşitlik vaadiyle başa gelen lider, kendi asiller zümresini oluşturmaya başlıyor ve bunu da köylüleri, mahkumları çiğneyerek yapıyor.
 SSCB medyayı da yönetiyor. Kulaklar (zengin toprak sahipleri), ''gittikten'' sonra ekili alanlar azalmış ve verim düşmüş. Oysa halka yaşamın geliştiğine dair yalan bilgiler veriliyor. Özgürlükleri artmıyor, azalıyor. İnsanlar evlerinde bile dikkatli olmak zorunda. Kısaca herkesin her şeye şüpheyle yaklaştığı bir paranoya dönemi yaşanıyor.

" Ölümsüz devletin tanrısallığı ve yanılmazlığı, meğer insanı yalnızca ezmiyor, onu koruyor, güçsüzlüğünü teselli ediyor, önemsizliğini, hiçliğini mazur gösteriyormuş; devlet sorumluluğun bütün yükünü kendi demirden omuzlarına alıyor, insanların vicdanını ham hayallerinden kurtarıyormuş. "

 Kalemi oldukça güçlü olan yazar dönemin şartlarından dolayı ancak yeni yeni ortaya çıkabilmiş. 1964'te kanserden öldüğünde tek bir kitabı bile yayınlanmamış. Kitaplarına el konulmuş ve hatta dalga geçer gibi kitaplarının ancak 300 yıl sonra yayınlanabileceğini söylemişler.Ancak iki cesur yürek arkadaşı, 1988 yılında iki kitabını yurt dışına kaçırıp bastırmış.
 Kitabın son bölümlerinde Lenin ve sonrası Rus tarihi (bir yorum olarak) anlatılıyor. Yani gerçekten çok bilgilendirici bir kitaptı. Ayrıca kitabın sonunda bahsi geçen kişi, kurum ve kuruluşları açıklayan küçük bir bölüm de koyulmuş.
 Muhteşem bir kitaptı. Çok etkileyici ve bilgilendirici bir metne sahip. Rus tarihini merak ediyorsanız kesinlikle tavsiye edebileceğim bir roman. Çünkü romandan çok bir tarih kitabı ve dili de çok akıcı.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 


21.04.2018

MUTLU PRENS ~ OSCAR WİLDE

 Mutlu Prens, herkesin çocukken okuduğu kitaplardan biridir. Ancak vermek istediği gerçek mesajlar ancak büyüyünce anlaşılan bir kitaptır aynı zamanda. İçerisinde beş öykü olan kitap, insanların gerçek yüzünü anlatıyor diyebiliriz.

 Mutlu Prens: İlk öykümüzde değerli taşlardan yapılan ve şehrin üzerinden yükselen görkemli bir heykel anlatılıyor. Mutlu Prens'in heykeli ağlayan çocuklara örnek olarak gösterilirken içten içe ağlıyor. Ölmeden önce Kaygısızlar Sarayı'nda zevk dolu bir hayat sürmüş, ölünce ise heykelini şehrin merkezine dikmişler. Mutlu Prens bu sayede şehrinde yapılan bütün kötülükleri, yoksullukları da görüyor. Kurşundan yapılma kalbi bile buna dayanamıyor.
 Yazdan kalan bir kırlangıç kuşunun yardımıyla heykelindeki bütün değerli taşları söküp yoksullara veriyor ve onların soğuk gecelerinde ısınmalarını, karınlarını doyurmalarını sağlıyor. Ancak yapılan her iyilik gibi bu da karşılıksız kalmıyordu.

 Harika Fişek: Metalaşmış dünyanın büyük bir temsilcisi olan kralın oğlu bir Rus Prensesi ile evleniyor. Yıldızlar yerine havai fişekleri tercih eden kral, daha önce hiç havai fişek görmemiş olan prenses için bir gösteri düzenlemeye karar veriyor. Bu öykünün odak noktasını da havai fişeklerin kendi aralarındaki konuşmaları oluşturuyor. Aralarında bulunan bir fişek bencilliği temsil ediyor. Aslında herkesin içinde yatan bencillik duygusunu göstererek yaşıyor, diyebiliriz.
" Hayatta insana destek olan tek şey, diğer herkesin müthiş düşük bir seviyede bulunduğunu bilmektir ve bu duygu da bende çok gelişmiştir. " 

 Bencil Dev: Dev, arkadaşına yaptığı 7 yıllık bir ziyaretten dönüyor ve çocukları bahçesinde oynarken buluyor. Bu durumdan hoşlanmıyor, çocukları bahçesinden kovuyor. Mevsimler de kovduğu çocuklarla birlikte devi terk ediyor, geriye bir tek kış kalıyor. İyilik yap, iyilik bul tadında bir hikaye.

 Bülbül ve Gül: İyi kalpli bülbül ve gamsız bir insanın hikayesine geldi sıra. Baloda sevdiği kızla dans etmek için bir kırmızı gül bulması gereken öğrencinin sızlanmalarını duyan bülbül, öğrenci için kırmızı gül aramaya başlıyor. Sonunda hiçbir yerde bulamadığı kırmızı gülü kendi kanıyla yapıyor. Bu hikayenin teması da yapılan her fedakarlığın iyi bir karşılık bulamayacağı yönünde diyebiliriz.

 Vefalı Dost: Küçük Hans ve değirmenci. Değirmenci, Hans'ı arkadaşlık ilişkileriyle kandırarak işlerini yaptırıyor. Yani Hans'ı kullanıyor. Hayatta kendi işlerini başkalarına yıkmaya çalışan insanlar olacağını da anlatan güzel bir hikayeydi.

 Son olarak şimdiden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun.😊 Geleceğimiz olan bugünün çocukları için çok daha güzel bir dünya dilerim. Bu güzel dünya için silahların değil, kalemlerin konuşması gerektiğine inanıyorum ve her çocuğun önemli olduğunu hatırlatmak istiyorum.😊

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤