28.04.2018

HER ŞEY GEÇİP GİDER ~ VASİLİ GROSSMAN

" Evet, her şey geçip gider, her şey değişir, aynı katara iki kez binmek olanaksızdır. "

 Vasili Grossman'dan okuduğum ilk kitap oldu Her Şey Geçip Gider. Grossman, yüreğini ortaya koyup yazan bir yazar. Kendi geçmişinin etkilerinden kurtulamamış ve içindeki yaraları iyileştirmek için belki de, yaşadıklarını kitaplarına akıtan bir yazar.
 Her zaman duyduğumuz Nazi kamplarını değil, Rus kamplarını anlatan, gerçeklerle örülmüş bir roman elimizde tuttuğumuz bu kitap. Roman demek ne kadar doğru bilmiyorum; çünkü Vasili Grossman gerçek tarihlerle ve olaylarla yazmış kitabını. Sadece bir karakter eklemiş tarihe, hepsi bu.
 Bir Ukrayna Yahudisi olan Grossman, hem Nazilerin hem de komünizmin cefasına katlanmak zorunda kalmış bir adam. Her Şey Geçip Gider'in tamamlanamamış bir roman olduğunu söylemek mümkün; çünkü yazar kitabını hala gözden geçirirken vefat ediyor.
 1917 Ekim Devrimi. Özgürlük için atılan bir adım olduğunu sanmıştı herkes. Oysa başlarına gelecek felaketlerden haberleri yoktu.

" İlerleme kurban ister. "

 Kitapta Stalin'in ölümünden sonraki dönemde çalışma kampından dönen İvan'ın aklına gelen hatıralar anlatılıyor. Hatıralar güzel olmalıdır, değil mi? Hani insan yaşlandıkça anımsayıp yüzünü gülümsetmelidir. Ama 30 yıl boyunca hapishane hapishane, kamp kamp dolaşan İvan'ın hatıraları acı, keder, zulüm dolu. Özgürlüğe koştuklarını zannederken nasıl prangalara yakalandıklarını anlatıyor. İşin kötüsü de bu kitapta yazanların gerçekten yaşanmış olması.
 Ukrayna'da bir köy gerçekten de açlığa terk edildi. Kıtlık haberlerini gerçekten de bütün dünyadan sakladı SSCB. Kendi halkına baş düşmanına davranır gibi davrandı. Özel hayatlarını kamusallaştırmak istedi, böylece ülke çapında bir denetim mekanizması kuracaktı. Şehirde yaşayanların köylerde olanlar umurunda değildi. Çalışma kampına asılsız ihbar yüzünden gönderilen komşuları umurlarına değildi. Onlara bir şey olmuyordu ki olsa bile bazıları kurunun yanında yaş da yanar mantığıyla sesini çıkarmıyordu. Çünkü onlar özgürlüğe, mutluluğa ilerliyordu. Oysa Rusya, köylüsünü köleleştirerek ilerliyordu. Özgürlük falan yoktu.

" İnsanlar Sovyet devletine karşı mücadele ettikleri için hapse atılmamışlarıd, bu insanların Sovyet devletine karşı mücadele edebilme olasılığı vardı. "

 Kampta da, dışarıda da insanlar aynı; daha iyi bir hayat için mücadele ediyorlar. Bazen husumetli oldukları insanları, bazen komşularını, bazen de kıskandıkları insanları ihbar edip kendilerini tatmin ediyorlardı. Çünkü ihbar gerçek de olsa asılsız da olsa ihbar edilen çalışma kampına gideceklerdi. Çalışma kampında yaşananları gerçekten bilseler yine de ihbar ederler miydi? Bence evet, insanoğlu çiğ süt emmiş derler, boşa olduğunu sanmıyorum.
 Çalışma kampları Rusya'nın iklim koşulları en kötü alanlarına kurulur ve mahkumlar köle gibi çalıştıkları, insanlık dışı koşullarda yaşadıkları yerlerdi. Mahkumlar kendi aralarında da birbirlerine üstünlük kurup hayatlarını daha çekilebilir yapmaya çalışıyordu.

 " Devlet bir insandan hiçbir şey alamadığı zaman o insan yararsız biri olur. Onu ne diye okutsun, tedavi etsin ki? " 

 Bu kitap devletin, insanlar olmadan hiçbir şey yapamayacağının kanıtını önümüze koyuyor. Devlete bir şeyler yapma vekaletini bizler veriyoruz. Bu yüzden seçimler çok önemli. Oy vermek kendi isteğini devlete bildirmek demek ama oy verirken neden ince eleyip sık dokumamız gerektiğini bu kitaba bakarak anlayabiliriz. Çünkü Stalin'de seçimle işbaşına gelmiş bir liderdi. Stalin'in "plansız" ölümü köylüleri ve kamptakileri sevindirirken şehirdekileri yasa boğuyor. Çünkü eşitlik vaadiyle başa gelen lider, kendi asiller zümresini oluşturmaya başlıyor ve bunu da köylüleri, mahkumları çiğneyerek yapıyor.
 SSCB medyayı da yönetiyor. Kulaklar (zengin toprak sahipleri), ''gittikten'' sonra ekili alanlar azalmış ve verim düşmüş. Oysa halka yaşamın geliştiğine dair yalan bilgiler veriliyor. Özgürlükleri artmıyor, azalıyor. İnsanlar evlerinde bile dikkatli olmak zorunda. Kısaca herkesin her şeye şüpheyle yaklaştığı bir paranoya dönemi yaşanıyor.

" Ölümsüz devletin tanrısallığı ve yanılmazlığı, meğer insanı yalnızca ezmiyor, onu koruyor, güçsüzlüğünü teselli ediyor, önemsizliğini, hiçliğini mazur gösteriyormuş; devlet sorumluluğun bütün yükünü kendi demirden omuzlarına alıyor, insanların vicdanını ham hayallerinden kurtarıyormuş. "

 Kalemi oldukça güçlü olan yazar dönemin şartlarından dolayı ancak yeni yeni ortaya çıkabilmiş. 1964'te kanserden öldüğünde tek bir kitabı bile yayınlanmamış. Kitaplarına el konulmuş ve hatta dalga geçer gibi kitaplarının ancak 300 yıl sonra yayınlanabileceğini söylemişler.Ancak iki cesur yürek arkadaşı, 1988 yılında iki kitabını yurt dışına kaçırıp bastırmış.
 Kitabın son bölümlerinde Lenin ve sonrası Rus tarihi (bir yorum olarak) anlatılıyor. Yani gerçekten çok bilgilendirici bir kitaptı. Ayrıca kitabın sonunda bahsi geçen kişi, kurum ve kuruluşları açıklayan küçük bir bölüm de koyulmuş.
 Muhteşem bir kitaptı. Çok etkileyici ve bilgilendirici bir metne sahip. Rus tarihini merak ediyorsanız kesinlikle tavsiye edebileceğim bir roman. Çünkü romandan çok bir tarih kitabı ve dili de çok akıcı.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 


21.04.2018

MUTLU PRENS ~ OSCAR WİLDE

 Mutlu Prens, herkesin çocukken okuduğu kitaplardan biridir. Ancak vermek istediği gerçek mesajlar ancak büyüyünce anlaşılan bir kitaptır aynı zamanda. İçerisinde beş öykü olan kitap, insanların gerçek yüzünü anlatıyor diyebiliriz.

 Mutlu Prens: İlk öykümüzde değerli taşlardan yapılan ve şehrin üzerinden yükselen görkemli bir heykel anlatılıyor. Mutlu Prens'in heykeli ağlayan çocuklara örnek olarak gösterilirken içten içe ağlıyor. Ölmeden önce Kaygısızlar Sarayı'nda zevk dolu bir hayat sürmüş, ölünce ise heykelini şehrin merkezine dikmişler. Mutlu Prens bu sayede şehrinde yapılan bütün kötülükleri, yoksullukları da görüyor. Kurşundan yapılma kalbi bile buna dayanamıyor.
 Yazdan kalan bir kırlangıç kuşunun yardımıyla heykelindeki bütün değerli taşları söküp yoksullara veriyor ve onların soğuk gecelerinde ısınmalarını, karınlarını doyurmalarını sağlıyor. Ancak yapılan her iyilik gibi bu da karşılıksız kalmıyordu.

 Harika Fişek: Metalaşmış dünyanın büyük bir temsilcisi olan kralın oğlu bir Rus Prensesi ile evleniyor. Yıldızlar yerine havai fişekleri tercih eden kral, daha önce hiç havai fişek görmemiş olan prenses için bir gösteri düzenlemeye karar veriyor. Bu öykünün odak noktasını da havai fişeklerin kendi aralarındaki konuşmaları oluşturuyor. Aralarında bulunan bir fişek bencilliği temsil ediyor. Aslında herkesin içinde yatan bencillik duygusunu göstererek yaşıyor, diyebiliriz.
" Hayatta insana destek olan tek şey, diğer herkesin müthiş düşük bir seviyede bulunduğunu bilmektir ve bu duygu da bende çok gelişmiştir. " 

 Bencil Dev: Dev, arkadaşına yaptığı 7 yıllık bir ziyaretten dönüyor ve çocukları bahçesinde oynarken buluyor. Bu durumdan hoşlanmıyor, çocukları bahçesinden kovuyor. Mevsimler de kovduğu çocuklarla birlikte devi terk ediyor, geriye bir tek kış kalıyor. İyilik yap, iyilik bul tadında bir hikaye.

 Bülbül ve Gül: İyi kalpli bülbül ve gamsız bir insanın hikayesine geldi sıra. Baloda sevdiği kızla dans etmek için bir kırmızı gül bulması gereken öğrencinin sızlanmalarını duyan bülbül, öğrenci için kırmızı gül aramaya başlıyor. Sonunda hiçbir yerde bulamadığı kırmızı gülü kendi kanıyla yapıyor. Bu hikayenin teması da yapılan her fedakarlığın iyi bir karşılık bulamayacağı yönünde diyebiliriz.

 Vefalı Dost: Küçük Hans ve değirmenci. Değirmenci, Hans'ı arkadaşlık ilişkileriyle kandırarak işlerini yaptırıyor. Yani Hans'ı kullanıyor. Hayatta kendi işlerini başkalarına yıkmaya çalışan insanlar olacağını da anlatan güzel bir hikayeydi.

 Son olarak şimdiden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun.😊 Geleceğimiz olan bugünün çocukları için çok daha güzel bir dünya dilerim. Bu güzel dünya için silahların değil, kalemlerin konuşması gerektiğine inanıyorum ve her çocuğun önemli olduğunu hatırlatmak istiyorum.😊

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

14.04.2018

KORKUYA YER YOK ~ LİSA GARDNER

 Üzülerek söylüyorum ki Dedektif D.D. Warren serisinin sonuna gelmiş bulunmaktayım, en azından Türkçe'ye çevrilenler arasında.😭
 Aşk cinayeti mi sorusuyla başlayan kitap bu sefer şoktan çok üzüntü vererek bitiyor. Katilin kim olduğunu asla tahmin edemezsiniz demeyeceğim, çünkü bu sefer ben katili buldum.😎 Aslında bence Gardner bu sefer katilin kim olduğunu çok saklamamış ama katilin neden katil olduğunu oldukça iyi saklamış. Bu sefer katile değil, geçmişinde olanlara şok olacaksınız.
 Bir aşk cinayeti için fazla planlı olan olayı daha fazla incelemek için D.D. olay yerinde biraz daha kalmak istiyor ve arkadaşlarıyla gitmiyor. Katil olay yerine dönüp dedektifi orada görünce D.D.'yi merdivenlerden itiyor ve D.D. yaralanıp olayı da unutuyor. Basit bir yaralanmadan bahsetmiyoruz. Yani kadın üç yaşındaki minik oğlu ona sarılmak istediğinde bile acı çekmemek için kendini geri çekiyor.
 Bu olaydan sonra teşkilattan ona bir doktorun numarasını veriyorlar. Adeline, acıyı hissetmeyen doktorumuz. Hiçbir şekilde acı hissetmiyor sadece baskıyı hissediyor. Yani en basitinden diş çektirirken ağzınızı uyuştururlar ve siz sadece dişinizdeki baskıyı hissedersiniz, acı duymazsınız. Sadece dişinizin üstünde bir şey olduğunu hissedersiniz, hepsi bu.
 Adeline, evlatlık verilmiş bir kadın. Her iki babası da ölmüş durumda ancak bir ablası var ve o, öz ailelerinin verdiği zararın en büyük kanıtı. Öz babaları bir seri katil ve adam Shana'ya (Adeline'in ablası) kanın sevgi demek olduğu fikrini aşılamış. Shana da babası gibi bir katil olup hapishaneye düşmüş. Ancak hapishaneye düşünce Adeline ile ayda bir, bir saat görüşmeye başlıyor ve aralarında tam bir kardeşlik olmasa bile bir ilişki başlıyor.
  Cesetlerin derisini yüzen katil Adeline'in babasının cinayetlerini taklit ediyor ve iki kız kardeş de olaya böylece dahil oluyor. D.D. ise yaralandığı için alındığı soruşturmayı gayri resmi bir şekilde yürütüyor.
 Kitapta en büyük eksiklik D.D.'nin yaralanmasından sonra Bobby'nin ortalarda gözükmemesi. Yani ne bileyim bir geçmiş olsun demek için uğrasaydı falan daha iyi olurdu. Ben Bobby'nin kitapta görünmesini isterdim. Alex ise yaralı karısı için yaptıklarıyla okuyucudan bütün artıları topluyor.
 Bunların dışında kitap müthiş bir gerilime sahip. Hiçkimsenin siyah ya da beyaz olmadığını herkesin gri olduğunu anlatan muhteşem bir suç romanı. Lisa Gardner'ın yine zekasını konuşturduğunu söyleyebilirim. Ayrıca yazarın kalan kitaplarının çevirisini büyüüüüüük bir heyecanla bekliyorum.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

12.04.2018

YAKICI SIR ~ STEFAN ZWEİG


Stefan Zweig bu kez çocuk psikolojisini ve yetişkinlerin dünyasını anlatıyor. Çocukluk çağının sonlarına gelmiş olan Edgar ve artık gençliğine veda etmek üzere olan annesiyle bir tatile çıkıyor. Burada yine tatile çıkan genç bir baron ile tanışıyorlar ve Zweig bu üçlü arasındaki ilişkiyi anlatıyor.

 Genç adam valilikte çalışan ve yazar tarafından yalnız kalma becerisine sahip olmayan, son derece sosyal, sevilen ve çevrelerde aranan biri olarak tanımlanıyor. Edgar'ın annesini gördüğünde etkilenen adam çıktığı bu kısa tatil için aradığı macerayı bulduğuna karar veriyor ve böylece kadının peşine düşüyor. Aslında kadın tanışmak için doğan ilk fırsatı geri çevirdiğinde adam başka bir yol arıyor ve ertesi gün Edgar'ı yalnız başına yakaladığında aradığı fırsatı yakalıyor.

 Edgar, yalnız ve çekingen bir çocuk. Aslında pamuklara sarılarak büyütülmüş olan Edgar, atlattığı bir hastalık sonrası babası tarafından dinlenmesi için annesiyle tatile gönderiliyor. Ancak tatilde arkadaşları olmadığı için oldukça yalnızlık çeken çocuk kendisine bir arkadaşmış gibi yaklaşan genç adamın oltasına kolaylıkla tutuluyor. Genç adam ise annesiyle tanışmak için bir fırsat olarak gördüğü çocuğun bu kadar kolay kendisine kapılmasından oldukça memnun oluyor.

 Çocuk aracılığıyla kadınla tanışan adam çocuğa karşı olan bütün ilgisini kaybediyor. Edgar ise bu nedenle annesini kıskanmaya başlıyor. Çünkü arkadaşını annesiyle paylaşmak istemiyor. Ona yetişkinler dünyasının perdesini aralayan arkadaşını geri isteyen Edgar, annesinin baronla "arkadaşlığının" sırları olduğunu fark ettiğinde ikisinden de nefret etmeye başlıyor ve tatili onlar için çekilmez bir hale getirmek için harekete geçiyor.

 Edgar; yetişkinlerin dünyası hakkında pek fazla şey bilmeyen ve hayatı henüz bir tülün arkasından gören bir çocuk. Yaptığı masum hareketlerin sonuçlarını da bu nedenle tam olarak değerlendiremiyor. Annesi kızdığında neden kızdığını bile tam olarak kestiremeyen saf bir çocuk. Ancak iradesi de oldukça güçlü. Annesini çileden çıkarttığı gibi ürkütüyor da. Bazen vicdanının sesi olarak görüyor oğlunu.

 Kitapta bir çocuğun saf, masum duygularının yetişkinliğe geçerken nasıl kirlendiği ve bu masumiyetin nasıl kullanıldığı anlatılıyor. Genel olarak çocuk psikolojisini ele alan kitap insana büyüdükçe neden bu masumiyeti kaybettiğini sorgulatıyor.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤