25.02.2017

ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ ~ NANCY H. KLEINBAUM

Merhabalar efendim. Bu sefer -bence- herkesin mutlaka okuması gereken bir kitapla karşınızdayım. Ölü Ozanlar Derneği yine filmi daha sonra çıkmış bir kitap. Welton Akademisi'ne giden bir grubun hayatı anlatılıyor. Welton Akademisi Amerika'nın en iyi üniversiteye hazırlık okullarından birisi ve bu okula sadece erkekler gidiyor. Welton Akademisi'nin dört temel esası var: Gelenek, onur, disiplin ve mükemmellik. Yeni edebiyat öğretmenleri John Keating de bu okuldan mezun olmuş. Bu okuldan mezun olan başka birisi de yeni çocuk Todd Anderson'ın abisi. Todd Anderson çekingen, kendine güveni olmayan bir çocuk ve Welton Akademisi'ndeki ilk yılı. Abisi okulun en başarılı mezunlarından birisi ve bu yüzden insanların ondan da beklentisi oldukça fazla. Zaten çocuklarını Welton Akademisi'ne gönderen aileler genel olarak onların başarılarına odaklı ve çocukları adına geleceklerini planlamış durumda. Çocuklarına kendi gelecekleri hakkında söz hakkı vermiyorlar. Okulda zaten bu duruma uygun olarak oldukça sıkı bir denetim altında tutuyor çocukları. Bu bunaltıcı okulda yeni gelen edebiyat öğretmenleri çocuklar için yeni bir nefes oluyor. Okul şartlarının farkında olan Keating öğrencilerine hayatı gerçekten yaşamayı öğretmeye çalışıyor. Onlara gerçekten değerli olduklarını hissettirmeye çalışıyor. İlk önce ona hitap edişlerini değiştiriyor ve diğer öğretmenlerine seslendikleri gibi seslenmelerini istemiyor. Onun yerine ona " Oh Captain, my captain. " yani " Oh reis, benim reisim. " şeklinde hitap etmelerini istiyor ve bunu bile ufak bir başkaldırı olarak görüp bununla bile mutlu oluyor. Çünkü yapmaya çalıştığı şey çocuklara farklılıkların beraberken güzel olduğunu göstermek.


Bu okula gelen çocuklar kendi hayatlarında söz sahibi olmadığı için kendilerini değersiz hissetseler bile yeni gelen edebiyat öğretmenleriyle değerli olduklarını hissetmeye başlıyorlar. Ders çalışırken ellerinden kayıp giden hayatlarını fark ettiriyor onlara. Bu yüzden de " Anı yaşayın. Hayatlarınızı olağanüstü kılın. " diyor. Çünkü o okuldan mezun olan yüzlerce öğrencinin bir kopyaları olarak mezun olmalarını istemiyor. Ancak çocuklar anı nasıl yaşayacaklarını bilmiyorlar. Keating çocukları özgür düşünmeleri için cesaretlendiriyor. Onlara düşüncelerinin önemli olduğunu öğretmeye çalışıyor.


İçlerindeki en hayat dolu olan Neil Perry, öğretmenlerinin yıllık sayfasını buluyor ve Ölü Ozanlar Derneği'ni öğreniyorlar. Ölü Ozanlar Derneği; gizli bir topluluk, kızlı-erkekli bütün hisleriyle şiirlerin okunduğu bir dernek. Ölü kelimesi derneğe katılabilmek için ölü olmak gerektiği şartına yapılan bir göndermeymiş. Yani bu okulda okuyan öğrencilerin ölü gibi yaşadıklarına yapılan bir vurgu aslında. Zaten öğrenciler de okulu bir cehennem olarak görüyorlar. Bunu öğrendikleri akşam gizlice eskiden derneğin toplandığı mağaraya gidip Ölü Ozanlar Derneği'ni yeniden canlandırıyorlar.

Ailelerimiz, geleneklerimiz ve modern çağ tarafından koşullanmış durumdayız. Keating bu durumdan ancak sürekli yeni bir bakış açısı kazanmaya çalışarak kurtulabileceğimizi söylüyor. Tektipleşmenin önüne geçmek istiyor ve öğrencilerini de bu yönde yetiştirmeye çalışıyor. Herkesin aynılaştığı bir dünyada kim bunun için onu suçlayabilir? Tabiki bu durumdan memnun olan yöneticiler! Okul yöneticileri Keating'in öğrencilere farkındalık sağladığı derslerinden memnun değil. Onun öğrencilere özgür düşünmeyi öğretmesinden oldukça rahatsızlar. Ancak aralarında bir öğretmen oldukça ilginç bir yorum yapıyor ve onu hemen şöyle alta bırakıyorum.


Çocuklar, Ölü Ozanlar Derneği ile kendilerine Welton'dan, ailelerinden, öğretmenlerinden ve diğerlerinden uzak bir yuva buluyorlar. Burası hayal bile edemeyecekleri insanlar olabilecekleri bir yerdi. Ölü Ozanlar Derneği yaşıyordu, büyüyordu ve anı yaşamaya hazırdı. Keating'in onlara gösterdiği şekliyle hayatlarını yaşamak isteyen bu bir grup çocuk bu dernekle beraber en mutlu günlerini yaşıyor. Keating onlara başkalarının yanında kendi sesimizi dinlemenin ya da inançlarımızı korumanın çok zor olduğunu gösteriyor. Çünkü herkesin içinde bir kabul görme isteği vardır ve bu istek insanları çoğunluğun yaptığı şeyi yapmaya zorlar. Keating onlara aslında bunu yapmak zorunda olmadıklarını öğretmek istiyor.

Keating'e göre eğitim kendi adımıza düşünmeyi öğrenmek ve çocuklara da bunu aşılamak istiyor. İdealist bir öğretmen olduğunu söyleyebiliriz. Kendisi için bir ütopya kuruyor ve bunu elde etmeye çalışıyor Keating. Çocukları gerçekten hayata hazırlamak için uğraşıyor, onlara yaşamaları gereken bir hayatları olduğunu hatırlatıyor.

Hikaye o kadar gerçek ki insanın içine dokunuyor. Özellikle de geleceğimiz olan çocukların öğrenmeye değil hafızaya dayalı bir sınav sistemiyle hayatlarını belirlediğimizi düşünecek olursak aslında bütün bunlar bizlerinde yanıbaşında gerçekleşen olaylar. Belki Welton Akademimiz yok ama bunun yerine hem okula hem dersaneye giden bir de üstüne özel ders alıp günün on iki saati ders çalışan insanlar var çevremizde. Hayatlarının ellerinden kayıp gittiğinin farkında bile olmayan insanlar... En iyi yere gelebilmek için hayatlarının en iyi dönemini harcayan bu insanlardan biri olmadığım için gerçekten mutluyum. Çünkü her Türk evladı gibi bende belirli sınav dönemlerinden geçtim ve bu tip sıkı denetim altına girdiğim zamanlarda bile kendime özel zaman ayırmayı ihmal etmedim. Kendimi diğerleriyle yarışan bir makine olarak görmedim hiç. Bu yarışın saçma olduğunun hep farkındaydım, çünkü bu sınav insanları yeteneklerine göre değil hafızalarına göre sınıyor. Kitaba dönecek olursak eğer kısa ama ders dolu bir kitap. Yani öğretici yönü yüksek. Karakterlerin hepsi aramızda dolaşan insanlar çünkü.

Biraz filmden de bahsedelim. Öncelikle kitap kesinlikle daha güzel. 😁 Bence zaten kitap genelde daha güzel olur. Çünkü kitapta her şey kendi hayal gücümüzün ürünü, organik yani. Kitabı okurken herkes kendi filmini çekiyor. Ama filmi izlediğiniz zaman bu durum sınırlanıyor. Karakterleri dilediğiniz gibi hayal etme özgürlüğünüz elinizden alınıyor. Bu yüzden ben ilk önce kitabı okudum. 😁 Hemen ardından da filmi izledim. Bana göre filmde bazı şeyler eksik kalmış. Robin Williams tabiki muhteşem bir oyunculuk sergilemiş ama senaryoda bazı şeyler tam yansıtılamamış. Yani kitabı okumasam bu nerden çıktı şimdi diyeceğim şeyler vardı. Senaryosunu zaten kitabın yazarı yazmamış, ancak aslına sadık kalınmış. Ama yinede biraz eksik kalmış. Mesela bence kitapta özgür düşünce daha önemliyken filmde anı yaşamaya gereksiz bir vurgu yapılmış. Keating'in asıl amacı onlara özgür düşünmeyi öğretmek. Anı yaşama olayı bu yolda bir yöntem. Her neyse kısaca kitap daha güzeldi. 😁 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤






18.02.2017

BENİ SEVDİĞİNİ BİLİYORSUN (DEDİKODUCU KIZ 2) ~ CECİLY VON ZİEGESAR

 13 kitaplık Dedikoducu Kız serimizin ikinci kitabı Beni Sevdiğini Biliyorsun, ilk kitap kadar skandal dolu değil. Ama elbette skandallarla dolu. Özellikle Blair için. Bir kere öyle aradan aylar yıllar geçmiyor. Yani bıraktığımız yerden son gaz devam ediyoruz okumaya. 😊

 Lisenin son senesi ve karakterlerimizi üniversite telaşı sarmış durumda. Sanki başka dertleri yokmuş gibi! 😁 Serena'nın New York'da artık tek bir arkadaşı bile olmadığından Dan gibi (ona göre) farklı biriyle takılmak hoşuna gidiyor. Dan, fazla drama seven bir arkadaşımız. Hayallerle dolu dünyasında Serena'ya hasta bir şekilde takıntılı. Serena bu durumdan rahatsız olmaya başlasa da hala kibarlık yapmaya devam ediyor. Aslında o, Nate ve Blair ile olan arkadaşlığını özlüyor. Kitapta da hatırlatıldığı gibi, ailelerine yakalanmadıkları sürece dilediklerini yapabilirler ve Serena'nın hatası da okul hayatını mahvetmiş bir şekilde ailesine yakalanmak olmuştu.



 Blair'e gelince, her ne kadar hayatının her dakikasını bir film gibi yaşamak istese de yaşadığı hayatının arkası yarın kuşağı bir pembe diziden farkı yok. Hala Serena'dan nefret ediyor, aslında ona kızgın ve biraz da kıskanç. Çünkü Serena'nın bir şeyleri yapmak için çabalamasına gerek bile yok, o her şeyi elde edebilir. Serena ile arasındaki en büyük fark Serena uyum sağlamayı bilirken Blair her şeyin planladığı gibi olması için uğraşıyor. Blair neredeyse bütün hayatını planlamış ve o, buna göre adımlar atarken Serena daha çok o anın gerektirdiği gibi yaşıyor.

Nate ise Blair'in aksine geleceğini henüz 17 yaşındayken planlamak istemeyen sisteme isyan eden bir arkadaşımız. Hatta şu sıralar Amerika'da çok moda olan gap olayını yapmayı düşünüyor. Peki nedir bu gap olayı? Üniversiteye başlamadan önce bir ya da birkaç yıl ara verip yabancı dil öğrendiği, dünyayı gezdiği ya da kendisine katkısı olacağını düşündüğü herhangi bir şeyi yaparak geçirdiği bu zaman dilimine gap deniyor. Hatta duyduğuma göre Obama'nın kızı da gap yapmayı düşünüyormuş. Kitap boyunca Blair'i görmezden gelen Nate Jenny ile tanışınca değişmeye başlıyor.


 Dan'in küçük kardeşi Jenny ise sosyete hayatına uyum sağlamak için her şeyi yapıyor. Serena'nın peşinde dolanmaya devam ediyor ve onu adeta bir Tanrıça olarak görüyor. Kendine onu örnek alıyor aslında.

 Bu kitapta Blair'ın üvey babası Cyrus'un oğlu Aaron ile tanışıyoruz. (Biraz Osmanlı'da isim söyler gibi oldu ama neyse. 😁) Aaron, Blair'in hayatına adeta bir bomba gibi düşüyor. Bomba derken yani kızın nefret ettiği her şey sanki onda toplanmış gibi.

Benim dizide en sevdiğim karakter olan Chuck ise resmen kitapta yok! 😢 Sadece son bir iki sayfada onu da unutmadığını göstermek için bir şeyler yazmış kadın. Yazık... Bu durum beni oldukça üzdü. Neyse...

  Karakterlerimizin attığı geleceğe yönelik adımların sonucunu önümüzdeki kitapta göreceğiz artık ve bence Serena önümüzdeki kitapta daha heyecanlı bir hayata sahip olacak.😉 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤


                                                                   
                                                                               "Beni sevdiğinizi biliyorsunuz."

11.02.2017

BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU ~ STEFAN ZWEİG

 Stefan Zweig yine döktürmüş.😊 Bu sefer kitabında bir kadının yıllarca süren tek taraflı aşkını anlatıyor. Zweig'in bir erkek olarak bir kadının iç dünyasını muhteşem yansıttığını düşünüyorum. Zweig'in bu kitabı 1922 yılında yazdığı düşünülüyor. Olayın geçtiği yer Viyana. Kadın karakterimizin adı hiçbir yerde geçmiyor, zaten erkek karakterin de tam adı verilmiyor; tanınmış yazar R. olarak geçiyor. R. doğum gününde tanımadığı bir kadından mektup alıyor ve kitabımız böyle başlıyor. Kitabın kadının yazdığı uzun mektuptan oluştuğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Çünkü mektup dışında sadece birkaç sayfa yazılı.

 Kadın, mektubuna R.'ye ' Sana, beni asla tanımamış olan sana. '  diyerek başlıyor. Oğlunun henüz öldüğünü ve ölmüş çocuğuyla baş başa kalmamak için bu mektubu yazdığını söylüyor. Tasvirlerinden anladığım kadarıyla oğlunun yeni öldüğünü söylerken yeni ile birkaç dakikayı kastediyor. Çocuğun ölü bedeni hala karşısında uzanıyor. Ayrıca kadın mektubu öldüğünde göndereceğini söylediği için buradan öldüğü çıkarımını da yapabiliyoruz.

 Karakterlerimiz gerçek anlamda hiç tanışmayan iki eski komşu. R. onların binasına taşındığında bilinmeyen kadınımız henüz lise öğrencisi. R.'nin bir yazar olduğunu duyduğu andan itibaren, henüz onu görmeden büyük bir hayranlık beslemeye başlıyor. Sonra bir gün adam ona sevecenlikle bakınca ipler kopuyor ve aşık oluyor. Bu aşk kadının bütün hayatını değiştiriyor. Yazar ona hiç dikkat etmesede o, her zaman yazarı gözlemlemiş. Bu yüzden de yazar hakkındaki her şeyi biliyor. Günümüzün stalkerı yani. 😊 Günün birinde taşınmak zorunda kalıyorlar ve adamdan ayrı düşüyor. Bu durum onu mahvediyor.

 Aradan yıllar geçiyor ve hisleri kadınsı bir hal alıyor. Bir yolunu bulup Viyana'ya döndüğünde adamla karşılaşıyor. Birkaç geceyi birlikte geçiriyorlar ama adam kadını hiçbir şekilde tanımıyor. Birkaç yıl arayla bir iki kez daha karşılaşıyorlar ama adam her seferinde onun başka biri olduğunu düşünüyor. Kadının içinde onu tanıyacağına dair umudu hiçbir zaman yok olmuyor. Onunla evlenmek isteyen herkesi reddediyor, çünkü yazar için her zaman özgür olmak istiyor. Kendi deyimiyle 'hep bekleyen ama hiç çağrılmayan kadın' o. Onu tanımadığı için ölümünün yazarı üzmeyecek olması bile bir mutluluk nedeni kadın için.

  Kitapta psikolojik çözümlemeler gerçekten çok iyi yapılmış. Kadının adı hiçbir yerde geçmiyor, kadın da özellikle belirtmediğini söylüyor zaten. Mektupta adama sürekli ' Sen beni hiç tanımadın. ' diyor ama asla adamı suçlamıyor. Çünkü ona göre yazarın hiçbir kötü özelliği, kusuru olamaz. Kadın ise yazarın hayatına giren diğer kadınlarla aynı kefede tuttuğu biri. Oysaki Zweig'in yazdığı kadın kara sevdaya tutulmuş, ondan başka kimseyi gözü görmeyen bir kadın. Oturup bir saatte okuduğum muhteşem bir kitaptı. Film tadı vardı biraz. Ama baştan sonunu bildiğiniz bir film. Bir sonraki kitapta görüşmek üzere. ❤

4.02.2017

THE ORİGİNALS DİRİLİŞ ~ JULİE PLEC

  Bu hafta The Originals Anlatılmamış Hikaye serisinin son kitabı The Originals Diriliş ile karşınızdayım. İlk iki kitapta sinir bozucu bir şekilde aşkı için savaşan Klaus bu kitapta güç için savaşıyor ve diziyi izleyenlerin aşina olduğu yüzünü gösteriyor. Kitaba adını veren diriliş dönemi aslında kitabın sonunda başlıyor. Hikayemiz 1788 yılında geçiyor. Vivianne'e sahip olamayacağını anlayan Klaus aşkını kalbine gömüyor ve New Orleans'ı yönetme fikrini aklına koyuyor. Klaus aşka dair bütün ümitlerini kaybetse de onunla beraber sevgilisini kaybeden Rebekah aşka dair umudunu hiç kaybetmiyor. 

Elijah ve Rebekah yeni aşıklarımız. Elijah'ın aşk hayatı Rebekah'nınkinden biraz daha karışık. Elijah, önceki kitapta tanıştığımız Lisette'i Klaus'dan korumak için ayrılmış ve yerine hemen yeni bir sevgili yapmıştır: Alejandra! Klaus ise bu sırada barışın hüküm sürdüğü bir şehirde çıkılabilecek en yüksek noktaya çıkıyor ve bu ona yetmiyor. Çünkü kendisi barıştan çok hoşlanmıyor, muhtemelen samimi olduğunu düşünmüyor. Zaten Klaus'un sevdiğim yanlarından birisi de bu psikopatlık durumu. Mesela New Orleans içinde eğer benim olmayacaksa tamamen yok olabilir düşüncesine sahip. Niklaus ve kardeşleri, bilindiği üzere üvey babasından korkuyor ve kaçıyorlar. Bu yüzden de Mikael ortaya çıktığında en güçlü konumda olmaları gerekiyor. Bunun yolu da bütün şehri kontrol altına almak. 


Yine önceki kitaptan tanıdığımız bir karakter olan Marguerite, Rebekah'nın kanatları altında yaşarken Klaus tarafından öldürülüyor. Bu olaydan sonra abileriyle geçirmek için sözleştikleri sonsuzluk ona artık çok uzun geliyor. Sonsuz yaşamı bir lanet olarak görse bile aslında yaşamayı seviyor. 

 Vampirlerimizi öldürebilen tek şey olan akmeşe ağacı ile ilk defa bu kitapta karşılaşıyoruz. Ama herhangi bir akmeşe ağacı değil tabiki Mistik Şelalesi'nin oradaki akmeşe ağacı olmalı. Aslında bu ağacı yakmışlar ancak ağaç yeniden filizlenmiş. İki kitaptır her şeye rağmen Klaus'u düşünen Rebekah'nın artık canına tak ettiği için akmeşe ağacından bir parçadan kazık yapıyor. 

 Klaus, Lisette'ten gerçekten nefret ediyor ama yinede iyi bir savaşçı olduğu için onu yanında tutuyor. Asıl hedefi geçen kitapta şehre ortak olan kurt adamlardan kurtulmak. Bunun için yaptıklarından sonra Elijah bir yanlış anlaşılma sonucu Klaus ile kavga ediyor ve Elijah şehri ona bırakıyor. Klaus ve Rebekah'nın artık ona ihtiyacı olmadığına inanıyor. 


Aile üyelerimiz yine birbirine düşmüşken karşılarına cadılar ve kurt adamlardan başka bir rakip çıkıyor: İnsanlar. İnsanlardan oluşan Janus Tarikatı şehri olağanüstü varlıklardan temizleyip tekrar insan insana yaşamak isteyen bir grup. Ailemiz tabiki her şeye rağmen yine bir araya geliyor. Çünkü birbirlerine karşı besledikleri kötü duygular olsa da birbirlerine çok bağlılar. Kitapta yazdığı gibi: " Ailelerinin yazgısı; her zaman ve sonsuza dek. "   


 Aslında kitaba tarafsız gözlerle bakıldığında okuyan insanların kazanmasını ister ancak ben taraflı gözlerle baktığım için Klaus'un tarafını tutuyorum.😁 Yani bazen bu seçimimden ötürü kendimi biraz kınasam da vazgeçemedim. Çünkü dehşet saçma konusunda insanlarında cadılardan, kurt adamlardan ya da vampirlerden pek farkları yok. Ama yine de bir insan olarak düşününce Janus tarikatı haklı. 
Kitabın sonu ilk bölümde anlatılıyor, kitabın kalanında o ana gelene kadar neler olup bittiği anlatılıyor. Diğer iki kitaba oranla bu kitabı daha çok sevdim; çünkü şahsen ben aptal aşık Klaus'u görmeye dayanamıyordum. Gerçi bu kitapta da aptal aşığımız Elijah ama onu anlayabiliyorsunuz bir süre sonra. Neyse üç kitaplık The Originals Anlatılmamış Hikaye serimizi böylece sonlandırdık. Sonraki kitapta görüşürüz. ❤


AİLE GÜÇTÜR.
Köken vampir ailesi bin sene evvel birbirlerine bir söz verdi. Her zaman ve sonsuza dek bir arada kalacaklardı. Ama verilen sözleri tutmak ölümsüzken bile kolay değildi.