31.12.2016

DEDİKODUCU KIZ / CECİLY VON ZİEGESAR


"Skandal, ahlak tarafından sıkıcı hale getirilmiş dedikodudur."

                 -Oscar Wilde


Gayet popüler bir dizi olarak beyaz ekranlarda yayınlanan Dedikoducu Kız aslında bir kitap uyarlaması. Üstelik 13 kitaba sahip bir serisi var. Ben kitabı okumadan yıllar yıllar önce diziyi izledim ve diziyi çok sevmiştim. Dizi ile kitap arasında çok büyük farklar yok. Sadece aile üyeleri ile ilgili değişiklikler var. Mesela Blair ve Chuck'ın kardeşi var, Erik aslında Serena'dan büyük ve anne babalarla ilgili birkaç durum var ama yinede çok önemli şeyler değil. Zaten aileler dizideki kadar çok ortada değil. Cecily Von Ziegesar, yaşadığı hayattan esinlenerek yazıyor bu kitapları. O da, tıpkı karakterlerimiz gibi Manhattan'da özel bir okulda okumuş ve bu tip insanlarla takılmış. Zaten yazarımızda esas kızımız Serena'ya oldukça benziyor.
Tanıtım kapağında " Bu kesinlikle üzerinizde saten pijamalarınızı, yanınızda bir kutu çikolatayla birlikte yatağınızda okuyacağınız, son derece arsız, seksi ve 'hoşgörü' dolu bir roman... " yazıyor. Her ne kadar saten pijamalar yerine polar pijamalarımla okumuş olsam da çikolata tavsiyesine tamamen uydum.😁  Kitapta kim olduğu bilinmeyen bir blogger seçkin insanların hayatını anlatıyor. Kendisine 'Dedikoducu Kız' diyor, ama kız mı erkek mi olduğunu bilmiyoruz tabi ki. Kitap Serena'nın New York'a dönüşüyle başlıyor. Serena gittiği yatılı okuldan atılarak Yukarı Doğu Yakası'na geri dönüyor. Zengin Yukarı Doğu Yakalı gençler için her şey normal göründüğü sürece ne yaptıkları önemli değil. Yani aileleri olaylara sadece itibarlarına zarar veriyorsa müdahale ediyor. Benim dizide de en sevdiğim karakter olan Chuck burada da serseri ve kötü çocuk. Ama kitapta tam nefretlik bir tip, yani dizide bu kadar rahatsız etmiyor hareketleri. Serena ve Blair en yakın arkadaşlarken Serena döndüğünde işler değişiyor. Blair, Serena'yı sevse bile onu o kadar çok kıskanıyor ki Serena gittikten bir süre sonra gittiği için mutlu bile oluyor. Çünkü Serena yanındayken bütün ilgi Serena'da olurken o gittikten sonra insanlar ilgilerini Blair'e yöneltmiş durumdalar. Bir de Serena'ya kızgın; en yakın arkadaşını kaybettikten sonra aniden geri dönmesi onu sarsıyor ve onunla ilgilenmemeyi tercih ediyor. Serena ise bu duruma anlam veremiyor. Kızın arkasından çok fena dedikodular dönüyor ve böyle insanların gerçekten var olması insanın sinirini bozuyor. Kitap biraz da dedikodunun nasıl ortaya çıktığını, kıskançlığın insanlara neler yaptırabileceğini anlatıyor. Esas oğlanımız Nate ise Blair ile nişanlı olmasına rağmen Serena'ya aşık ve Blair bu durumun farkında. Ancak Nate tam bir korkaklık abidesi olduğu için Blair'den ayrılamıyor. Nate ne kadar kibar ve yakışıklı olsa bile sinir bozucu bir karakter. Blair'in dışladığı Serena ise kendi yolunu çizmeye çalışıyor ve bununla ilgili bir şeyler yapmaya çalışırken Dan ile tanışıyor ve ondan etkileniyor.
Kitabı okurken dizide izlediğim bütün o sahneler gözümün önüne gelip durdu. Tatlı bir nostalji yaşadım. Diziyi özlediğimi fark ettim. Bu kitap giriş paragrafı gibi bir şeydi, yani olaysız denilebilir. Dili çok akıcı, insanı yormadan kendini okutuyor. Tam bir popüler kültür ürünü; dünyanın nasıl bir dönemde olduğunu anlatıyor. Komik, eğlenceli ve insancıl bir roman.

                                                                           "Beni sevdiğinizi biliyorsunuz."

27.12.2016

GELİN / JULİE GARWOOD

Bugünkü kitabımızı Julie Garwood her ne kadar 1989 yılında yazmış olsa bile dilimize 2008 yılında çevrilmiş. Kitabın türü benim de en sevdiğim türlerden biri olan tarihi aşk. Aslında bana bu türü Judith Mcnaught sevdirdi ve ben sırf bu yüzden başka tarihi aşk romanlarını okumayı bir süre reddettim. Çünkü diğerlerinin onun çakması olduğunu düşünüyordum. Hatta sırf bu yüzden Julie Garwood da uzun bir süre uzak durduğum bir isimdi. Bugünlerde bu ön yargımı kırmaya çalışıyorum.😁 Kitabımıza döndüğümüzde söylemek istediğim ilk şey beklentimi karşılamadığı oluyor. Çünkü kitabı okumadan önce yaptığım araştırmalarda en iyi roman ödülünü aldığını öğrendim ve yorumlarda aksini söylemiyordu. Ben büyük bir hevesle kitaba başladım ancak kitap beklentilerimin altında kaldı. Bunun nedeni muhtemelen çıtayı çok yukarıda tutmamdı. Asla kötü bir kitap değil, ama ödül alacak bir kitap olduğunu da düşünmüyorum. Kitapta Bir İskoç Beyi olan Alec Kincaid ile İngiliz kızı Jamie'nin aşkı anlatılıyor. Tabiki kralın verdiği bir emirle çiftimiz evleniyor, hatta Jamie'nin kız kardeşi Mary de Alec'in en yakın arkadaşı Daniel ile evleniyor. Bir kere Jamie'nin kitaptaki tasviri sanki dünyanın değil, kainatın en güzeliymiş gibi yapılıyor. Bütün iyi özellikler, hatta kötü görülmesi gereken ama aslında iyi olan bütün özellikler onda toplanmış, tam evlenilecek kadınmış gibi bir profili çiziliyor. Ben bundan hoşlanmadım açıkçası. Yani hikaye Alec'in gözünden yapılsaydı evet bu tasviri kabul edebilirdim ama üçüncü tekil şahsın ağzından anlatılınca bunu kabul etmem mümkün değil. Ayrıca kızın yaşı çok küçük gösterilmeye çalışılmış ama bazı davranışları var ki o yaşlardaki hiç kimse öyle davranamaz. Alec'e gelince kendisi başlarda çok acımasız, yani silaha bile ihtiyaç duymadan adam öldüren biriyken karısı söz konusu olunca birden yelkenler suya iniyor. Jamie o kadar sert bir adamı yumuşatmak için hiçbir çaba harcamıyor, bu bence kitaptaki eksikliklerden biriydi. Zaten aradan bir gün bile geçmeden birbirlerinin aşkından ölmeye başlıyorlar. Bu, beni en çok rahatsız eden şey oldu. İlk görüşte aşık olsalardı sorun olmazdı, zamanla aşık olsalardı da sorun olmazdı. Ama bir günde aşık olamaları bana bir arada kalmışlık hissi verdi ve bu beni cidden rahatsız etti. Mizahi ögesinin belirli bir seviyesi var, bu konuda haksızlık edemem. Kitabı okurken kahkaha atıp çevremdekilerin garip bakışlarına maruz kalmadım değil, fakat duygusallığın zayıf kaldığını düşünüyorum. Sürekli ah o ne güzel, ah bu ne güzel, ah ona çok aşığım tarzı yüzeysel söylemler var. Aşkın derinliğine inemedim açıkçası. Bazı kitaplarda yaşanan aşkı içinizde yaşarsınız, onunla beraber aşık olursunuz ya, işte bu kitapta o olmadı. Bence en büyük eksikliği de bu. Okuyucuyu tam anlamıyla içine çekecek kadar yansıtılamamış duygular. Sayfalarca okuyorsunuz kitabı ama bir süre sonra ne okuduğunu tam anlamıyla kavrayamıyorsun. Jamie bir şekilde birkaç kere savaş nedeni oluyor ama bu durum çok önemsizmiş gibi gösterilip tam unuttuğunuz sırada, kitabın sonunda ortaya çıkıyor. Bu durumlar birkaç sayfada hallediliyor, bu da hoş değildi. Kitapta takıldığım bir başka nokta ise Jamie'nin menekşe gözleri oldu. Menekşe göz denilince benim aklıma mor gözlü insanlar geliyor ve bu tipleme bana bir olağanüstülük çağrıştırıyor. Sırf karakteri mükemmelleştirmek adına yapılmış bir başka hata olduğunu düşünüyorum. Jamie bu kadar mükemmel olmak zorunda değildi bence. Kitabı okudukça adeta bir kraliçe gibi davranılması ise bence saçmalıktı. Mary ve Daniel'ın hikayesi ise çok yan hikaye olarak kalmış. Ama insan onlarında ilişkisini merak ediyor, hatta bence onların ilişkisi çok daha merak uyandırıcıydı. Çünkü Daniel'ın bir metresi var ve Mary onunla başa çıkmak zorunda. Ancak biz Mary'nin yaşadıklarını çok yüzeysel öğrenebiliyoruz. Yani aslında kitabın tek sorunu yüzeysel olmasıydı. Asla çöpe atılacak bir kitap değil ama geliştirilirse çok daha iyi bir roman olabilir. Bu kadar kötü eleştiri yapmış olsam bile kitabı sevdim, sevmedim değil. Okunabilir ama benim kadar yüksek beklentilerle değil.😏

17.12.2016

DR. JEKYLL İLE BAY HYDE / ROBERT LOUİS STEVENSON

Robert Louis Stevenson kitaplarını yazarken genelde hayat tecrübelerinden yararlanıyor. Bu kitabın doğuşu da yinelenen kabuslarına dayanıyor. Stevenson kabuslarında kendini gündüzleri saygın bir doktor olarak çalıştığını, geceleri ise sokaklarda gezindiğini görüyor. İnsanın kişilik farklılıklarını, iyi - kötü çatışmasını anlatıyor. Yazar hukuk okumuş ve hikayemizi anlatan Bay Utterson da bir avukattır. Bay Utterson kendine karşı acımasız başkalarına karşı ise hoşgörülü ve meraklı bir karakter. Doktor Jekyll'i de çok sever ve korumak ister. Ancak onun sorununu anlayamaz. Kitapta çokluk kişilik bozukluğu ile birlikte iyilik ve kötülüğün insanda bir arada var olmasından kaynaklanan iç çatışma anlatılır. Hatta çokluk kişilik bozukluğunun nedeni olarak gösterilir. Bay Hyde hakkında çok az bilgi var; ailesi bulunamıyor ve tek bir fotoğrafı bile yok. Hatta insanlar onu dikkatle inceleyecek kadar görmüyor bile. Doktor Jekyll ise hayırseverliği ve eğlenceli kişiliği ile tanınıyor. Jekyll, Hyde'a dönüşmesinin nedeni olarak tutkularının dayatıcılığını sorumlu tutuyor. İyiliği de kötülüğü de başkalarında göre daha uçta yaşadığını söylüyor. Her iki kişiliğinde kendisi olduğunu ve sahte olmadıklarını söylüyor. Ancak Hyde'a yine de "ben" diyemiyor Jekyll. Kötü olan Bay Hyde'ın uzun süre kötülük yapmadığı için çirkin olduğunu söylüyor. Ona göre kötülük o bedene çarpıklık ve bozulmanın damgasını vuruyor. Jekyll'in pes ettiği yerde Hyde ortaya çıkıyor. Bu kitap aslında dönemindeki kitaplara göre biraz farklı. Çünkü o zamanlar kitaplardaki karakterler ya hep ya hiç mantığıyla ya iyi ya kötü olarak gösteriliyordu. Ancak bu kitap bunu yıkarak insanda bunun birlikte olduğunu gösteriyor. Hatta bunun etkisini kitap karakterlerinin üzerinde bile görebiliyoruz. Eser hala popülerliğini koruyor; televizyon, müzik, bigisayar oyunu, kitap gibi alanlarda Stevenson'ın kitabının izlerini görmek mümkün. 


10.12.2016

1984 / GEORGE ORWELL


1984 distopik bir roman, hatta distopyanın en iyi örneklerinden biri. George Orwell bu romanı veremle savaşırken yazmıştır. Stalin ve Hitler'i görmüş olduğundan bu isimlerin eylemleri romanına ilham kaynağı olmuş. Çünkü kendisi de kitabında komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş olan bozukluklara değindiğini söyler. Zaten Orwell kitaplarında hayat tecrübelerinden oldukça yararlanmıştır. Hatta bir kitabının otoiyografi olup olmadığı hala tartışılmaktadır. 1984, çok zekice kurgulanmış bir kitap. Kitabı okurken gözlerimin önünde sürekli gri bir şehir vardı, yani öyle bir yaşatıyor ki size o dünya içinize işliyor. Belki de bunun nedeni artık bu tip bir şeyin çok kolaylıkla yapılabileceği düşüncesi olabilir. Açıkçası bu distopyanın bir gün bizim gerçek hayatımız olma olasılığı beni korkuttu. Okyanusya Büyük Birader (Big Brother) tarafından yönetilen bir ülke. Büyük Birader'in her yerde gözleri vardır, her şeyi duyar ve bilir. Zaten her yerde " BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜSTÜNDE " yazılı posterler asılı. Burada ne zaman izlendiğinizi anlamanız imkansız. Evlere kadar yerleştirilen tele-ekranlar sayesinde insanlar her an izleniyor. Teknoloji ile insanlar kısıtlanıyor, özel hayat diye bir şey yok. Yani Okyanusya bir denetim ve gözlem toplumu. Parti'nin birçok sloganı var ama benim en çok dikkatimi çeken şu oldu: " Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar. ". Parti de zaten tam olarak bunu yapıyor. Geçmiş günü gününe, dakikası dakikasına güncelleniyor. Böylece Parti'nin yanlış tahminleri, çelişkili cümleleri kayıtlardan siliniyor ve tek doğru Parti'ymiş gibi yeniden yazılıyor. Zaten baş karakterimiz Winston da böyle bir iş yapıyor. Parti'nin en büyük hedeflerinden biri dili en aza indirgemek. Buna yenisöylem adını veriyorlar ve Orwell'ın hiç üşenmeyip kitabın en arkasına yenisöylem sözlüğü koyması ona karşı ayrı bir saygı duymamı sağladı. Adamın hasta yatağında bu kadar özen göstermiş olması benim için gerçekten hayranlık uyandırıcı bir şey. Yenisöylemin tüm amacı düşüncenin ufkunu daraltarak düşünce suçlarını, Parti'ye karşı oluşabilecek fikirleri engellemek. Okyanusya'da çocuklar Parti'ye hizmet etmek için doğuyor. Bu yüzden çocuklar da okullarda aldıkları eğitimlerle beyinleri yıkanarak ailelerinden çok Parti'yi seviyor. Proleterler grubuna ise dışarıdan bakıldığında gözüken bir müdahaleleri yok, özgürler. Ancak okudukları kitaba, söyledikleri şarkılara kadar her şeyi aslında Parti belirliyor. Açıkçası ben bunun nedenini her iktidarın karşısında bir dirence ihtiyaç duymasına bağlıyorum. Bu yüzden Proleterlerin de burada direnç olarak özellikle oluşturulmuş bir kesim olduğunu düşünüyorum. Okyanusya başka halklarla sürekli bir savaş halinde. Her ne kadar bu savaşların tarafları sürekli değişse de yeniden yazımlarla halk bunu anlamıyor. Çünkü biz bile yazılı olana inanmak varken hatırladığımız şeye inanmayız. Bu savaşın sürekli devam etmesinin nedeni olarak da halkı denetim altında tutmayı kolaylaştırması gösteriliyor. Savaş yüzünden olağanüstü bir hal var ve bu yüzden her an her şey olabilir düşüncesine sahip olan halkı kandırmak bile daha kolay oluyor. Okyanusya'da insanlar hiç var olmamış gibi bir anda ortadan kayboluyor ve herkes böylece o kişinin Parti'ye karşı suç işlediğini anlıyor. Sanki o hiç hayatlarında olmamış gibi yaşamlarına devam ediyorlar. Bunun en büyük nedeni ise korku. Korku ve nefret Okyanusya'ya hakim olan duygular. Ancak iyi olan her şeyin kaynağında Büyük Birader vardır. Büyük Birader'in doğum tarihi belli değil ve asla da ölmeyecektir. Burada yapılan vurgulardan anladığım kadarıyla Büyük Birader'in birkaç nesil sonra -yeniden yazılan tarih sayesinde tabiki- ezeli ve ebedi olarak gösterilmesi Parti'nin en büyük hedefi.

28.11.2016

FAKAT MÜZEYYEN BU DERİN BİR TUTKU / İLHAMİ ALGÖR


İlhami Algör'ün 2005 yılında yazdığı Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku kitabı filme uyarlanmış bir kitap. Ancak ben kitabı filmi izlemeden okudum yani herhangi bir kıyas yapamayacağım. Kitabın başında Müzeyyen'in ayrılışıyla ruhu kaybolmuş bir adamı görüyoruz. Kitap zaten genel olarak monologlardan yani iç konuşmalardan oluşuyor ancak yazar bu iç konuşmaların aslında Müzeyyen'le yapıldığını belirtiyor. Yani aslında karakterimiz hala Müzeyyen'den tam olarak ayrılabilmiş değil. Avaramu kelimesinin kitapta önemli bir yeri var. Avaramu; avare, başıboş anlamlarına geliyor ve karakterimiz bu kelimeyi kendini tanımlarken kullanıyor. İlhami Algör'ün betimlemelerine hayran kalmamak elde değil. Yaptığı betimlemelerle insanı kitabın içine sokuyor ve karakterin geçtiği sokaklardan geçiyor, onun yaşadığı duygu durumlarını yaşıyorsunuz. Eğitim sistemini örnek göstererek bazı şeylere sonradan alışıldığını aslında genlerimizde olmadığını söylüyor ve " Şimdi devrik ve devirsizdik. " cümlesi ile tektipleşmeye ve küreselleşmeye vurgu yapıyor. Karakterimiz Müzeyyen'e hayran. Çünkü Müzeyyen çok zeki, özgür ruhlu, baskıların altında ezilmeyen bir kadın. Kahramanımız Müzeyyen'i o kadar iyi tanıyor ki artık bir bakışından bile ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlayabiliyor ve bize nerede böyle adamlar dedirtiyor. Müzeyyen'in değiştiğinin farkında olan karakterimiz, kitabın sonlarına doğru eski günlere dönmek istiyor, kendini oraya ait hissetmiyor. Zaten adamımız çok düşünen, hassas bir adam. Kitap aslında Müzeyyen'in öteki oluşunu anlatıyor ve bunu o kadar mükemmel bir şekilde yapıyor ki kitap bittiğinde sanki 
Müzeyyen bizi terk etmiş gibi bir hüzne kapılıyorsunuz.
BONUS: 

BURASI NERESİYMİŞ BÖYLE?

Merhaba! Bloguma hoşgeldiniz! Kendime ait küçük ve özel bir alanım olmasını istedim ve bunun içinde bir blog açmaya karar verdim. Ancak anonim kalmayı sevdiğim için kendi adımla bu işi yapmak istemedim. İsim için bir şeyler düşünmeye başladığımda bütün kitapları içine alacak güzel bir şey olması gerektiğini düşündüm. Çünkü ben aşk romanınından akademik kitaplara kadar birçok farklı türde kitap okurum ve burada da okuduğum kitapların (kendimce) incelemelerini yapmayı planlıyorum. Okuduğum kitapları insanlara tavsiye etmek ne kadar hoşuma gidiyorsa kitaplarımı başkalarına vermekten de o kadar hoşlanmam. Çünkü birisine bir kitabı verdiğinizde çoğu zaman o kitap geri gelmez ve ben bu durumdan nefret ederim. O yüzden de en yakınlarıma bile kitap vermekten hoşlanmam. Tam bir kitap delisiyimdir. Kitap almaya bayılırım ve çoğu zaman onları okumak için yazı beklemem gerekir, çünkü okuduğum bölümde biraz fazla kitap yüküm var. 3 ayda 43 kitap okuduğum zamanlar oluyor. Yine de elimden geldiğince burayla ilgilenmeye çalışacağım. Bazen okul kitaplarım hakkında bile yazı yazabilirim. Merak etmeyin burayı akademik kitaplarla doldurmayacağım, okutulan kitaplar arasında çok güzel romanlarda oluyor. :) Her neyse eğer her telden çalan bir blog takip etmek istiyorsanız, tebrikler! Aradığınız blogu buldunuz! Burada neler yapabileceğimi görmek istiyorum Sonuçta ne demiş Charles Dickens amcamız İki Şehrin Hikayesi'nde? " Elinizden geleni yapın. Hayatı bazen boşa harcıyor olsak dahi, uğraşmaya değer. " Görüşmek üzere!