31.03.2018

SON YÜZLEŞME ~ LİSA GARDNER

 Dedektif D.D. Warren serisinin altıncı kitabıyla karşınızdayım. Asıl adı Catch Me olan kitap dilimize Son Yüzleşme olarak çevirilmiş. Nedenini anlayamadım, anlayan varsa mesaj atsın lütfen. Yani bir insan Yakala Beni'den nasıl Son Yüzleşme çıkarabilir?😓
 Kitabın başında hayatta kalmaya çalışan iki kardeşin hikayesi anlatılıyor. Bu hikayenin önemini tabiki kitabının sonunda anlayacağız.😁 Artık anlaşıldığı üzere Lisa Gardner hanımefendi son sayfaya kadar insanları merakta bırakıp kıvrandırmaya bayılıyor. Eh insan da bu yüzden 528 sayfalık bir kitabı 1 günde bitiriyor.
  Charlene yani Charlie sorunlu çocuğumuz ve sıradaki kurbanımız. Ancak Charlie'nin şöyle bir farkı var ki katilinin peşinde olduğunu biliyor ve D.D. ile bir şekilde iletişime geçiyor. 20 yıllık iki arkadaşı Randi ve Jackie 1 yıl arayla aynı gün öldürülüyor. Charlie de haklı olarak bu yıl kendisinin öldürüleceğine inanıyor ve ölmemek için hazırlık yapmaya başlıyor.
 Canımız dedektifimiz D.D. ise yeni anne olmuş.😊 10 haftalık minik bir oğlu var. Adı da Jack. Kendisi D.D.'nin işiyle arasına girebilen tek varlık.😁 Bu arada bu kitapta D.D.'nin annesi ve babasının da küçük bir bölümde yer aldığını söyleyeyim.
 Charlene Rosalind Carter Grant. Yani kısaca Charlie. Küçükken annesinin işkencelerine maruz kalmış bir kız. Annesi bu işkenceleri kızlarını güçlü kılmak adına yaptığını söylüyor ve anlıyoruz ki kadın akıl hastası. Şuan çok şok olduk değil mi? Lisa Gardner ve sorunlu çocukluk?😲 İnanılacak gibi değil!😁😁😁
 Bir de sinir bozucu Dedektif O. var. Açıkçası kendisinden kitabından başından sonuna kadar hiç ama hiç hoşlanmadım. Tuhaf ve kendini beğenmiş bir karakterdi bence. Bir de birkaç kere D.D.'ye laf etti böyle, daha da kötü karakter oldu benim için.😁😁
 Lisa Gardner'ın huyudur bir karakterin hayat serisi ve dedektiflerin durumunu yazmak. SonYüzleşme kitabında iki farklı hayat serisi var ama aralarındaki ilişkiyi çözmek imkansız. Bunun için kitabın sonunu beklemek gerekiyor, her zamanki gibi.
 Gardner'dan henüz kötü kitap çıkmadı bence. Bu yüzden de ekstra bir şey söyleme ihtiyacı duymuyorum. Yani bence Lisa Gardner adı yazan her kitap arka kapak okunmadan, yorumlarına bakılmadan kuşkusuz bir şekilde alınabilir. Kadın çok zeki, yani tekrar ettiği durumlar var ama bu bir kısır döngü değil. Her kitapta aynı şeyler olmuyor. Evet, sorunlar birbirine benziyor ama bu benzerlikleri nasıl saklayacağını da biliyor yazar. Bu yüzden de Lisa Gardner türünün en iyi yazarlarından biridir bence.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

24.03.2018

CENNET GİBİ ~ JULİA QUİNN

 Yazarın okuduğum ilk kitabı Kayıp Dük idi ve o kadar da bayılmamıştım. Ama Cennet Gibi'den sonra fikrimin değiştiğini söylemeliyim. Öyle görünüyor ki daha çok Julia Quinn kitabı okuyacağım. Kitabın bir serisi olduğunu duyduğuma da çok sevindim. Bir tesadüf eseri de olsa serinin ilk kitabıyla karşınızdayım. Aslında serinin sadece son kitabı dilimize çevrilmemiş durumda ama ben yine de bütün seriyi şuraya bırakayım.
Smythe Smith Quartet Serisi
1) Cennet Gibi
2) Beni Öptüğün Gece
3) Dudaklarımda Şarkısın
4) The Secrets Of Sir Richard Kenworthy

 Kitabımıza dönecek olursak Marcus Holroyd ve Honoria Smyhte-Smith'in muhteşem eğlenceli aşkını konu alıyor. Kitabı okurken gerçekten eğlendiğimi söylemeliyim.😁
 Marcus Holroyd 4yaşındayken onunla hiç ilgilenmeyen annesini kaybetmiş ve çocuğuyla bir nevi ne yapacağını bilemeyen babanın eline kalmış bir çocuk. Olduça yalnız bir çocukluk geçiren Marcus, 12 yaşında Elon Koleji'ne gittiğinde hayatını değiştirecek bir insanla tanışıyor: Daniel Smyhte-Smith. 
 Daniel, Marcus'un aksine oldukça kalabalık bir ailenin üyesi. Bu yüzden de insanlarla konuşmak ve arkadaş edinmek onun için hiç problem değil. Çünkü bir nevi evden antremanlı.😁 
 En küçük kardeşi Honoria ise biraz daha yalnız bir çocuk. Çünkü Honoria ile kardeşleri arasında biraz fazla yaş farkı var. Ancak Honoria şakacı ve eğlenceli ailesinin yanında kendini o kadar da yalnız hissetmiyor. Daniel, utangaç arkadaşı Marcus'u evlerine davet ettiğinde de Marcus da artık ailelerinin bir parçası haline geliyor. 
 Daniel bir skandala karışıp ülkeyi terk edene kadar da her şey çok güzel bir şekilde ilerliyor. Ancak Daniel gittikten sonra Marcus manevi ailesinden uzaklaşmak durumunda kalıyor. Marcus insanların sadece tanıdık olduğunun hiçkimsenin gerçekten birbirini tanımadığını yani yüzeysel ilişkilerin farkında. Yüzeysel ilişkiler ve yüzeysel, samimi olmayan sohbetlerden oldukça da rahatsız. Bu nedenle de insanların arasına karışmaktan hoşlanmıyor. Ona göre tek dostu Daniel ve Daniel, gitmeden önce Honoria'nın saçma sapan bir adamla evlenmesini engellemesi için Marcus'u görevlendiriyor. Marcus, tabiki tek dostunun bu dileğini kabulleniyor. Sonra bir de bakıyoruz ki Marcus ve Honoria birbirine aşık.😁
 Kitap oldukça akıcı. Çok eğlenceli ve güzel bir dille yazılmış. Okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadığınız şu eğlenceli kitaplardan birisi. Tarihi aşk romanı severlerin kesinlikle okuması gereken esprilerle harmanlanmış bir aşk hikayesi.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

20.03.2018

KORKU ~ STEFAN ZWEİG

 Korku. Türk Dil Kurumu'nda bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında duyulan kaygı, üzüntü olarak açıklanan kelime. Korku bende kendini mide bulantısı olarak gösterir. Bazılarının ağzı kurur, kalbi hızlanır, başına ani bir ağrı saplanır. Bazen bir yürek hoplaması olur, eğer korkumuz küçükse ya da anlıksa. Korku bir insanın tadabileceği en kötü duygudur. Aslında korku bir belirsizlik halidir. Korku kendini genelde şimdi ne olacak, sorusuyla gösterir. Şimdi ne olacak? Acı mı çekeceğim? Nasıl, neden? İnsan korkarken böyle düşüncelere kapılır.
 Stefan Zweig, burjuva bir kadın üzerinden korkunun bir insanı hangi uçlara götürebileceğini anlatmış bu sefer. Bayan Irene, kocasını aldatan ama aldattığı adamı da aslında sevmeyen bir kadın. Onun sevdiği şey duyduğu heyecan. Bayan Irene'in "aşığı" Eduard, küçük bir çevrede tanınan bir piyanist. Kocası ise önemli bir avukat. Irene, Eduard'la huzurlu, rutinleşmiş hayatından sıkıldığı için bir ilişkiye başlıyor aslında. Eduard toplumda biraz daha alt tabakadan biriyken kadın burjuva. Zweig, kadının dünyasını yaşadığı ortamda onu zorlayan hiçbir şey yoktu, diyerek anlatıyor.
 Bir başka neden ise bir kadın olarak ilk defa gerçek anlamda kendi adına karar alabilmesi gösterilebilir. Çünkü, burjuva dünyasına  ait de olsa, o dönemde kadın bir erkeğe bağlı olmadan hayatını sürdüremez durumdaydı. Bu ilişkiye başlamak için kimseye fikrini sormasına gerek yoktu kadının ve o da kendi adına bir şey yapabilmenin hazzını almak için bu ilişkiyi bir fırsat olarak görüyor. Çünkü bu ilişkide aldığı her karar, kendi özel iradesine ait. Ancak zamanı geldiğinde de rahatı için aşığını bırakmaya hazır.
 Aşığının ona hissettirdiği gençliği seviyor ama sonuçlarına katlanmaktan korkuyor. Ve bir gün aşığının evinden çıkarken Eduard'ın sevgilisiyle karşılaşıyor. Kadın ona şantaj yapmaya başlayıp parasını alıyor. Irene, kocasının bu ilişkiyi öğrenmesinden o kadar çok korkuyor ki kadın ne derse yapıyor. Çünkü kocasının böyle bir durumda ne tepki vereceğini bilemiyor. Böylece 8 yıllık kocasını da aslında hiç tanımadığını fark ediyor. Hatta 8 yıldır en yakını olan çekirdek ailesinin onun sürekli dışarıda olmasından dolayı ev içinde, özel alanlarında, ona yer bırakmadığını fark ediyor.
 Korkunun da ceza olduğunu savunuyor Zweig bu kitabıyla. İnsan belirsizlik halindeyken sürekli ihtimalleri düşünerek yaşar. Bu belirsizlik bittiğinde korku da biter. Kötüyse kötüdür; acısı çekilir, yaşanır ve bir şekilde atlatılır. Ancak korku, belirsizlikten beslenir. İnsan bilemediği şeyden korkar.
Bir insanın hissedebileceği en kötü duygu korkudur bence. Çünkü başına neler geleceğini bilemediğin bir durumdasındır. Kitapta bu durum oldukça iyi anlatılmış. İnsan psikolojisini ne kadar iyi bildiğini bir kere daha göstermiş Zweig.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

17.03.2018

PARÇALANMA ~ CHİNUA ACHEBE

 Parçalanma, Chinua Achebe'nin Afrika üçlemesinin ilk kitabı. 1958 yılında yayınlanan kitap 50 farklı dile çevrilmiş. Nijeryalı yazar köklerini objektif diyebileceğimiz bir gözle anlatmış. Nijerya'daki kabile hayatını konu edinen bir roman. Zaten araştırdığım kadarıyla yazar, kitapta anlattığı İgbo halkından geliyor.
 Kitabın ana karakteri Okonkwo, gücüyle ün salmış ve başarısız insanlara tahammülü olmayan birisi. Bunun nedeni ise babasının tembel, başarısız ve herkese borçlu olması. Okonkwo'nun en büyük kabusu babası gibi olmak. Kabilelerinde insanlar birer birey olarak değerlendirildiği için Okonkwo'ya babasının sorumsuzluğu için olumsuz bakılmıyor. Çünkü Okonkwo oldukça çalışkan, azimli ve başarılı bir birey. Bu nedenle de halkı Okonkwo'ya hayran. Okonkwo başarılı olmak için bütün hayatını belirli bir disiplin içinde yaşayan bir karakter. Bu disiplin ev halkına da despotluk olarak yansıyor. Okonkwo çocuklarını çok sevse de bunu asla belli etmiyor. Çünkü ona göre sevgi zayıflık. O da güçlü olmak için, daha doğrusu babası gibi olmamak için sevgisini saklıyor.
 Kabile hayatı yaşıyorlar. Yani henüz modernleşmemiş bir toplumdan bahsediliyor. Mesela paraları bizim gibi pamuktan yapmıyorlar. Onların parası bir  tür deniz salyangozu kabuğu olan cowry. Öldürdüğü insanların kafatasıyla şarap içmek onlar için oldukça normalken bizim için çılgınlık, sadistlik. Yani kabul edilemez bir davranış. Bunun nedeni de kültürel farklılık. Onlar böyle bir kültürün içinde büyüdüğü için kafatasından şarap içmek oldukça normal, hatta gurur verici bir davranış.
 Oldukça fazla batıl inançları var. Mesela tümörün toprak için tiksindirici bir hastalık olduğuna inanıyorlar. Kadınların ise ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğü söylenebilir. Başlık parası olduğu için erkekler zenginlikleri kadar eş sahibi olabiliyor. Mesela Okonkwo'nun üç eşi vardı.
 Kolektif bilinç oldukça yüksek. Bir kişinin hareketi bütün köyü etkiliyor diyebiliriz. O yüzden de anonimleşme, birbiriyle ilgilenmeme gibi bir durumları yok. Aslında köy olarak büyük bir aile gibi yaşıyorlar. Kral ya da kraliçeleri de yok; sadece unvanlar var.
 Okonkwo yanlışlıkla bir klan üyesini öldürünce 7 yıllığına annesinin topraklarına sürülüyor. Bu 7 yıl içinde beyazlar yavaş yavaş gelmeye başlıyor. Misyonerlik de onları takip ediyor tabiki. Gençler de yeni gelen dinle ve bakış açılarıyla birlikte akrabalık bağından, daha geniş bir açıyla bakıldığında, kolektif bilinçten kopuyor. Kilisenin gelişiyle bir hükümet de geliyor ama bu hükümeti yerel halk hiçbir zaman istemiyor. Zorla kurulan hükümetin gerçek olması okurken insanı daha da çok kızdırıyor. Günümüzde sonradan gelip zorla özgürleştirilen halkların durumunu bilmek de insanı etkiliyor. Yaşadıkları bu haksızlığa karşı ise ellerinden pek bir şey gelmiyor.
 Hükümet, okul ve hastahane kuruyor. Okul, yerel halkın gül suyu hürmetine kurulmuyor tabiki. Okul kurmalarının amacı insanları istedikleri şekillere sokmak. Çünkü eğitim bir insanı ideal şekle sokmanın en iyi yoludur. Kitap biraz nerede o eski günler tarzında bitiyor.
 Fazlasıyla gerçekçi bir kitaptı. Sömürgelerin başlangıcını anlatan ve sömürülen halkları biraz daha anlamamıza katkıda bulunan değerli bir kitaptı. İnsanlığın gerçeklerini, acımasızlığını gözler önüne seren, herkesin okuması gereken bir kitap.
 Bugün 17 Mart Dünya Vicdan Günü. Böyle bir kitabı okuduktan sonra yerli halklarının sömürenlerin vicdanlarının nasıl rahat ettiğini sorgulamadan edemiyor insan. Günümüzde gittikçe yok olan vicdan kavramına biraz da bunlar olmasın diye sahip çıkmalıyız.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤  

15.03.2018

ASİ KIZLARA UYKUDAN ÖNCE HİKAYELER ~ ELENA FAVILLI ve FRANCESCA CAVALLO

 Dünyanın asi kızlarına:
Daha fazlasını hayal et
Daha fazlasını iste
Daha çok mücadele et
Ve kuşku duyduğun zamanlarda unutma:
Sen haklısın.

100 olağanüstü kadının masalı. Matematikçiden süper modele, ilkokul öğrencisinden kraliçeye, korsandan başbakana, dövme sanatçısından casusa, anayasa mahkemesi yargıcından kaşife 100 olağanüstü kadının hayatı masallaştırılarak anlatılıyor. Küçük kızlarımıza cesaret versin, güçlü olmak istediklerinde önlerinde hiçbir şeyin duramayacağını bilsinler diye. Cinsiyetlerinin önlerinde engel olmadan yaşayabileceklerini, karşılarına çıkan engelleri aşmak için güçlü olmaları gerektiğini görsünler diye yazılmış bir kitap. 

 Asi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler, kadınlar daha özgür bir dünyada yaşayabilsin diye atılmış küçük ama temel bir adım. Çocuklarımıza gerçek mücadeleleri onların karakterleri otururken anlatmalıyız ki büyüdüklerinde prenses olmak istedikleri hayali bir dünya aramasınlar. Önlerine gerçek ve yüksek bir hedef koyup o hedefe ulaşmak için, hayallerini gerçekleştirmek için çaba göstersinler. Prenses olamayacaklarını ve dünyanın kadınlara prensesler gibi davranmadığını öğrendiklerinde hayal kırıklığı yaşamasınlar diye bu kitabı onlara okumalıyız. Çünkü bu dünyada en büyük mücadeleyi veren varlık kadınlardır. Kadınlar, tarihin çok büyük bir kısmında özel alana tıkılıp nüfus sayımlarında bile yer edinememiş varlıklardır. Kadınlar ayaklarının altında cenneti taşıyan ama sırtından sopa karnında sıpa eksik edilmemesi gerektiği düşünülen varlıklardır. Çünkü kadının kendi bedeni üstünde hakkı yüzyıllarca yok sayılmıştır. Kadın yeni yeni kendine bir varlık alanı oluşturmaya başladı. Ve bu varlık alanını açmak zorunda olduğu yer erkeklerin dünyası.
 Erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünü kırmak için küçük kızlarımıza hatta erkeklerimize de bu kitabı okutmalıyız. Çünkü kadının sırtından sopa karnından sıpayı eksik etmemesi gerektiğini öğreten de çoğu zaman bir annedir. Erkek bu ilke etrafında hem kendi hayatını hemde kadının hayatını şekillendirir. İşte bu yüzden erkeğin öğrenmesi gereken ilk şey kadına saygı duymaktır. Kadına ilk önce kadın olarak değil, insan olarak görmesi gerektiğini öğretmelidir. Bir kadının gece sokağa çıktığında "aranmadığı", eğlenmek isteyebileceği ya da hava almak isteyebileceği öğretilmelidir bir erkek çocuğuna. Pozitif ayrımcılığın değil, eşitliğin öğretilmesi gerek. 
 Dünya kadınların önüne kırmızı halılar sermiyor, çamurlu bir yol çıkarıyor karşılarına. 8 Mart Emekçi Dünya Kadınlar Günü de aslında bu çamurlu yolun bir sonucu. 8 Mart 1857'de 129 kadın işçinin fabrikada yanarak can vermesi 21. yüzyılda indirim çılgınlıklarıyla "anılmaya" başlandı. Bu çok acı bir tablo. 19. yüzyılda erkeklerin dünyasında yer edinmeye çalışan 129 kadının ölümü bugün kadınların mağazalarda indirim almasına yarıyor. Kapitalizm her şeyi ele geçirdiği gibi ölümü bile ele geçirebiliyor. İşte bu yüzden kızlarımızın, erkeklerimizin bu kitabı okuyup kadınların verdiği mücadeleyi görmesi gerekiyor. Kitap küçük çocukların hayal edebilmelerini sağlamak adına basitleştirilmiş bir dil kullanmış. Her kadın için bir sayfa ayrılıp hemen yan sayfasına da bir çizimi yerleştirilmiş. 

 Kadının güzellik objesi ya da iyilik abidesi olarak gösterilmediği ender kitaplardan birisi. Yani kadının toplumun yüklediği sıfatlardan sıyrıldığı ve gerçek yüzünün de gösterildiği bir kitap. Süper model Alek Wek, sen güzelsin diyor. " Farklı olmanda bir sorun yok, utangaç olmanda da. Çoğunluğa uymak zorunda değilsin. " Kaç anne-baba bunu çocuğuna söyler ya da hissettirebilir ki? Bunu öğrenen, anlayan çocuk farklılıklarla yaşamayı da öğrenir. Böylece toplumda ötekileştirme diye bir şeye katkıda bulunamaz. Bir kadın halterci olan Amna Al Haddad, kız olmanız erkekler kadar, hatta onlardan daha güçlü olamayacağınız anlamına gelmiyor, diyor. Bunun farkında olan bir kız çocuğu büyüdüğünde mücadeleden kaçar mı? Asla. Üstelik cinsiyetinden gurur duyar. Kendine olan güveni artar. Kendi ülkesinde mahkun olan Ang San Su Li'nin hikayesini okuduklarında yaşadıkları ülke için bir şeyler yapma cesaretini daha çok bulurlar kendilerinde. 
 Klasik masal anlayışını yıkan muhteşem bir kitap. Beyaz atlı prensler yok; başlarının çaresine bakabilen, tarihe adlarını kazıyan, manikürlü tırnaklarıyla ya da nasır tutmuş parmaklarıyla bir yerlere gelen kadınlar var. Son olarak az sayıdaki animasyoncu kadınlardan biri olan ünlü Brave animasyonunun yaratıcısının sözlerini aktarmak istiyorum. " İşte o zaman, filmlerdeki prenseslerin neden o kadar çaresiz olduğunu anladım; çünkü hepsi erkekler tarafından yaratılmıştı. " 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤