realizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
realizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.02.2019

SUÇLUYORUM ~ ÉMİLE ZOLA

   Kitap Fiyatı: ₺ 4,94 [ 04/03/2016 ]  - D&R   

 Suçluyorum, döneminde Fransa'nın toplumsal sorunlarını ele alan ünlü yazar Émile Zola'nın, Dreyfus Davası'ndaki duruşunu anlatıyor.
 Dreyfus Davası nedir, diyenler olabilir. Tahsin Yücel, çevirisini yaptığı mektuptan önce bir sunuş ve öncesi bölümüyle Dreyfus Davası'nın okuyuculara açıklıyor. Yahudi kökenli bir subayın casuslukla suçlanmasıyla başlar Dreyfus Davası. Suçsuz olmasına rağmen delil karartmalarıyla sürgüne gönderilir Dreyfus. Ancak onu suçlayan albayın yerine dürüst bir subay olan Georges Picquart geldiğinde yapılan sahtekarlık fark edilir. Ancak Picquart'ın komutanları " Bir Yahudi, Şeytan
Adası'nda kalmış, kalmamış, bundan sana ne, " der. Bu cümle dönemin faşist ruhunu yansıtıyor. 1890'lı yılların sonu ve Birinci Dünya Savaşı'na çok az kalmış bir dönem. Birinci Dünya Savaşı'nın temel nedenlerinden birinin milliyetçilik olduğunu biliyoruz. Ve 21 yıl sonra başlayan İkinci Dünya Savaşı'nda da Yahudilerin katledildiğini biliyoruz. Yani o dönemde insanlarda kendilerinden farklı olanlara karşı bir öfke vardı ve bu komutanlar da o öfkeyle Dreyfus'ü Şeytan Adası'nda tutmakta sakınca görmedi.
 Ancak toplumun bir kısmı bu duruma müdahale ettiğinde gerçek şüpheli Esterhazy 10 Ocak 1898'de yargılandı. Esterhazy 3 dakika içinde oy birliğiyle aklandıktan 3 gün sonra, 13 Ocak 1898'de, Émile Zola, ' Suçluyorum...! ' başlıklı cumhurbaşkanına yazdığı mektubu bir gazetede yayımladı.
 Émile Zola mektubuna cumhurbaşkanını överek başlasa da bir yerde ama, diyerek asıl konuya giriş yapıyor.

" Ortalığa kötülük saçan gerçek suçlu yığınını size, ülkenin en yüksek yöneticisine değil de kime bildirecektim? " 

 Mektubunda mahkemenin dayanaklarını tartışıyor. Bulunan mektubun uzmanların bile üzerinde anlaşmaya varamadığı bir delil olduğunu söylüyor. İsim isim sayıyor suçluları ve nedenlerini de açık açık yazmaktan çekinmiyor. Çünkü adaletin toplum için öneminin farkında: " Bir toplum bu noktaya geldiği zaman, artık çürümeye başlamış demektir. " 

 " Ordunun onurundan söz ediliyor bize, onu sevmemiz, ona saygı göstermemiz isteniyor. Evet hiç kuşkusuz, ilk tehditte ayağa kalkacak, Fransız toprağını savunacak olan ordu tüm halktır, ona ancak sevgi ve saygı duyarız. Ama söz konusu o değil, biz de, adalet gereksinimimiz içinde onun saygın kalmasını istiyoruz. " 

 Mektubunun sonunda isim isim kimi neyle suçladığını özet olarak yazıyor ve kendisini bu mektup yüzünden yargılayacaklarını bildiğini ve beklediğini belirtiyor. Gerçektan de yargılanıyor Émile Zola.
 Tahsin Yücel, bu mektubun bir aydın başkaldırısının somut ve görkemli örneği olduğunu belirtiyor. Gerçekten de öyle. Bu mektup bize, Émile Zola'nın bir aydının olması gerektiği kadar cesur, bilgili ve erdemli olduğunu gösteriyor.
 Mektuptan sonra neler olduğunu merak edenler içinde sonrası bölümü yazılmış. Mektuptan sonra toplumda yayımlanan gazetenin yakılmasına kadar giden negatif tepkiler görülmüş. Buradaki mücadele bir noktadan sonra ordunun onurunu savunanlar ve adaletten yana olanların mücadelesine dönüşmüş. Dreyfus'ün suçsuzluğu kanıtlandığında bile Dreyfus' kaşıtları ve Dreyfus yanlıları arasındaki keskin ayrım devam etmiş.  Dreyfus karşıtları gerçek suçluları her şeye rağmen korumak istemiş ve aslında amacına da ulaşmış. Çünkü mahkemede gerçek suçlular cezalandırılmamış.
 Yani Dreyfus kurtulsa bile adalet çok büyük bir darbe yemiş.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤  

Devamını Oku »

1.09.2018

YABAN ~ YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

 " Yazıklar olsun, seni sevmesini bilmeyenlere; ey gamlı ülke! "

 Yakup Kadri 1942 yılında Yaban'ın benliğinin çok derinlerinden kopan bir eser olduğunu söylüyor. Ve bu samimiyeti kitabında okuyucuya da hisettirmeyi başarıyor. Ancak o dönemlerde kitap bazı suçlamalara maruz kalıyor. Bunlardan biri de köylüyü küçümsemeye çalıştığına dair bir suçlama. Oysa kitabı okudukça Yakup Kadri'nin köylüyü değil, Osmanlı aydınını suçladığını göreceksiniz.
 Kitabın adına gelince; Anadolu köylüsü, köyünden olmayan herkese yaban diyor, kitabımızın baş karakteri olan Ahmet de İstanbullu bir asker olarak Yaban oluyor.

 " Ben, Celal Paşa'nın oğlu Ahmet, İstanbul'un en muhteşem konaklarının birinde doğup ve parıltılı hülya iklimlerine doğru kanat açıp uçtuktan sonra, kanatlarımın biri kırılmış olarak buraya düştüm. " 

Ahmet, 32 yaşında emekli bir askerdir. Emekli olmasının nedeni bir kolunu savaşta kaybetmesidir. Ancak askerliğe karşı hala büyük bir tutkusu vardır. Savaştan bıkmış halkın aksine Ahmet, direnmekten bıkmamıştır. Doğup büyüdüğü İstanbul işgal altında olduğu için kolunu kaybettikten sonra İstanbul'a dönmez ve erlerinden biri olan Mehmet Ali'nin köyüne gider.
 Mehmet Ali ve köy halkı dönemin ruhunu tam anlamıyla yansıtmaktadır. Savaştan bıkmış ve teslim olmaya, düşmanın yalanlarına inanmaya hazır bir halk vardır karşımızda. Onları yeni bir savaşa ikna etmek ilkokul tarih derslerinde anlatıldığı kadar kolay olmayacaktır. Yıllarca kardeşini, çocuğunu, babasını savaşlarda kaybeden halk artık yorulmuştur.

 " Lakin, bu köyde de hiçkimse kolsuz olduğumun farkında değil... Oysa, burada isterdim ki, farkında olsunlar. Zira sağ kolumu, ben, onlar için kaybettim. " 

Kaybettiği sağ kolunu son süsüm, olarak tanımlıyor Ahmet. Ancak köyde herkes hasta ve sakat olduğu için kolunun yokluğunu kimse umursamıyor. Onlara göre Ahmet savaş gazilerinden sadece birisi.
 Üstüne üstlük Ahmet köylüler tarafından dışlanıyor da. Çünkü Ahmet bakımlı bir erkek. Bu da köylülerin tuhafına gidiyor. Bir de iyi bir okuyucu. Kitapları seven bir Osmanlı askeri, yani aslında Osmanlı'nın aydın kesiminden. Bir Osmanlı köyünde gurbeti yaşayan Osmanlı aydını Ahmet.

" Okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasında fark Londralı İngiliz'le bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür. "

Yakup Kadri'nin kitabında belki de en çok yakındığı şey; tüm dünyanın savaş açmasının bile Osmanlı köylüsü ile aydınını birleştirememesidir. Anadolu halkının ruhuna nüfuz edemediği için Türk aydınını suçluyor ve ona şöyle sesleniyor:
  " Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu  vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, kuru dikenleri mi? Tabi ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey senin kendi eserindir, senin kendi eserindir. "

 İşte tam olarak anlatılan bu halk, düşmanın savaş uçaklarıyla bıraktığı barış bildirilerine inanıyor. İşte bu halk, Mustafa Kemal'e inanmakta zorlanıyor ve onun açtığı yolu bir çıkmaz olarak görüyor. Osmanlı neden çöktü, sorusunun cevabını kısa bir özet olarak ortaya koyuyor kitap.

 Cumhuriyet'i kurarken karşılaşılan zorluklar çok gerçekçi bir dille anlatılmış. Bu kitabı 30 Ağustos Zafer Bayramı'na yakın bir tarihte ele almamın en büyük nedeni de bu. Zafer öyle kolay kazanılmadı. Okullarda öğretildiği gibi bütün halk desteklemiyordu Mustafa Kemal Atatürk'ü. Ama o halka rağmen halk için bir devlet kurdu. İşte Mustafa Kemal Atatürk böyle büyük bir insandı.

 " Türkiye'nin karanlık semasında Mustafa Kemal adı bir şafa yıldızı gibi parlıyor. "


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 
Devamını Oku »