distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.01.2024

ZAMAN MAKİNESİ ~ H. G. WELLS

"Mevcut andan devamlı kaçmaktayız."

2024'ün ilk kitabı Herbert George Wells'ten oldu. Kendisine son Delfi kahini diyerek dalga geçen Wells, sert bilimkurgu metinleri yazıyor. Delfi de Antik Yunan'da dünyanın ve evrenin merkezi olarak görülen bir kasaba ve burada bir kahin tapınağı bulunmakta. Delfi kahinleri hem geleceğin habercileri hem de zamanlarının en önemli danışmanlarıydı. 

"İnsan hayatı," der Wells, "evrenin akışı içindeki bir girdap gibi, yanıltıcı bir şekilde sakindir; bilimse insanın karanlığa yaktığı bir kibrittir ve kibritin ateşi, karanlığın sandığımızdan daha da karanlık olduğunu gösterir."

Wells, Zaman Makinesi'ni en az altı kere baştan yazmış. Darwinci görüşten hareketle ortaya çıkmış bir hikaye. Kitabın önsözünü yazan Patrick Parrinder "Ütopyaya yönelik bir saldırıdır Zaman Makinesi," diyor. 1895 yılında yazılan hikayenin başkarakteri olan Zaman yolcusunun 19. yüzyıl bilim insanlarının, mucitlerinin ve kâşiflerinin de bir temsilcisi olduğunu ekler. 

 "... uzun süre hareketsiz kalamayacak kadar Batılıyım ben. Bir problemin üzerinde yıllarca çalışabilirim, ancak yirmi dört saat boyunca hiçbir şey yapmadan beklemek... o ayrı mesele..."

Hikayemizin karakterleri şöyle isimlendirilmiş: Doktor, Psikolog, Suskun Adam, Editör vs. Her perşembe Zaman Yolcusu'nun evinde toplanıyorlar. Zaman yolcusu misafirlerine bir zaman makinesi icat ettiğinden bahsediyor ve onlara bir prototip gösteriyor. Karakterler ona pek inanmıyor görünüyor açıkçası.

"Zaman makinelerinin ilki bugün saat onda kariyerine başladı. Onu son bir kez kurcaladım, tüm vidalarını tekrar sıktım, kuvars kristali rodaya bir parmak daha yağ koydum ve koltuğa yerleştim. O anda az sonra yaşayacaklarım için hissettiğim merakın az çok aynını, kafatasına silahı dayamış, intihara niyetli biri hissedebilir ancak."

Zaman Yolcusu kendi başına makineyi kullanmaya karar veriyor. Ertesi hafta perşembe günü ekip yine toplanır ama Zaman Yolcusu ortalıkta yoktur; geldiğinde de üstü başı mahvolmuştur. Normal bir yerden değil Zaman Makinesi ile olan seyahatinden dönmüştür çünkü. Kitabın geri kalanında bu seyahati sırasında başına gelenler anlatılır. 

"Ya zulüm ortak bir tutku olmuşsa? Ya bu arada ırk gelişip insanlığını kaybetmiş ve insanlık dışı, merhametsiz ve karşı konulamaz derecede güçlü bir yaratık haline gelmişse? Ben eski dünyanın bir vahşi hayvanı gibi algılanabilirdim, hem de halk tarafından en korkuncu, en iğrenci diye bilineni; vakit kaybetmeden katledilecek mundar bir mahluk olarak."

802.701 yılına gitmiş olan Zaman Yolcusu ilerlemiş bir toplumla karşılaşmaz. Bu dönemde yaşlı ve sakat yoktur; teknoloji, üretim ve ticaretin de görünürde olmadığı gibi. Adaptasyon nedeniyle fiziksel bir değişim de geçirmiş olan insan ırkı ikiye ayrılarak sınıfsal bir ayrım ortaya çıkmış (her dönemde insan bir şekilde ayrım yapmanın yolunu buluyor maalesef ki) ve bir şekilde bir sınıf ötekinden üstün hale gelmiş. Bence buralar aslında aynı zamanda Wells'in insanlık eleştirisi yaptığı kısımlar da bir yandan. İnsanın değişmeyen huylarının, vazgeçemeyeceği şeylerinin olduğunu anlatmaya çalışıyor, sınıfsal ayrım gibi. Alt sınıfın nefret ettiği üst sınıfın ihtiyaçlarını hala görüyor olması gibi.

"Güç, ihtiyacın ürünüdür; güvenlik güçsüzlüğü artırır. Yaşam koşullarını düzeltme işi -yaşamı gittikçe daha da güvenli yapan gerçek uygarlaştırma süreci- istikrarlı bir şekilde zirveye ulaşmıştı. Birleşmiş insanlığın doğa üzerinde kazandığı bir zafer, ötekini izlemişti. Şu an hayalden öte gitmeyen şeyler, ele alınarak üzerinde düşünülen ve ilerletilen projelerdi artık. Ve hasadı gördüklerimdi!"

Biz insanlığın hep ileriye gittiğini düşünüyoruz. Wells, bu kitabında okuyucuyu 'Peki ya işler ters giderse n'olur? Ya gerçekten ilerlemiyorsak? Ya ileride bütün teknolojiyi kaybedersek?' sorularını düşünmeye itiyor. Her gün ölümlü olduğunu görmezden gelir gibi yaşayan insan, bir gün sahip olduğu tüm imkanları kaybedip yontma taş devrine geri dönebileceği ihtimalini de düşünmeyi ihmal eder. Wells, bu ihtimali görmezden gelmeyen istisnalardan birisidir.

"Değişimin ve değişime gereksinimin olmadığı yerde akıl da yoktur. Yalnızca çok çeşitli ihtiyaçları ve tehlikeleri karşılamak zorunda olan hayvanlar zekâdan payını alırlar."

Açıkçası kitabı öyle çok eğlenerek okudum diyemem ama okudukça ilgimi daha çok çekti, diyebilirim. Bilim kurgu ve distopya severlerin türünün ilk örneklerinden biri olarak okuyabileceği bir kitap. Üstelik defalarca da filmi çekilmiş. 1950'de BBC tarafından televizyona uyarlanan kitap, 1960 yılında ilk kez sinemaya uyarlanmış. 2002 yılında ise H. G. Wells'in torunu Simon Wells, yönetmenliğini yaparak bir kez daha sinemaya uyarlamış. Geleceğe Dönüş film serisinin de Wells'in Zaman Makinesi kitabından esinlendiğini söyleyen kaynaklar var.

 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

Devamını Oku »

4.06.2023

EFENDİ UYANIYOR ~ H. G. WELLS

    Kitap Fiyatı: ₺ 13,82 [ 05/12/2015 ]  - KitapYurdu   

"Şehir, insanlığı yutmuştu; insanoğlu gelişiminin yeni bir safhasına girmişti."

 203 yıl boyunca uyuyan Graham uyandığında teknoloji ilerlemiş, para birimi değişmiş, moda - mimari değişmiş ve gökyüzü kablolarla kaplanmış. Dil yani İngilizce ise ufak tefek değişikliklerle korunmuş. 203 yıl boyunca uyuyan Graham toplumda da kendine özgü bir yer edinmiş ve Uykucu lakabını alıp "Uykucu uyandığında" diye bir deyim türemiş. Bu deyim insanların gerçekleşmesinden umudu kestikleri şeyler için kullanılıyormuş. Bu arada Graham uyurken serveti Konsey tarafından idare edilmiş ve Konsey insanlar tarafından evrensel bir güç merkezi olarak görülüyor.

"En akıl almaz düşler bu zamanın korkunç gerçekleri olmuşlardı şimdi."

 Konsey ise Graham'ın servetini kullanarak güçlenen bir yapı. Etkisi zaman için artmış; eskiden Tanrı gözüyle bakılırmış. Graham da uykusunda devletin sembolü haline getirilmiş. Şehrin insanlığı yuttuğu, sınıf ayrımının hala varlığını sürdürdüğü, eğitimde amacın öğrencilerim eğlenmesine dönüştü bir dünyanın sembolü Graham. Aslında onun alınan bu kararlara hiçbir katkısı yok ve bu kararlar hakkındaki fikrinin de zaten pek bir önemi yok.

"Hep beraber geleceği yaratıyorduk ama durup nasıl bir gelecek yarattığımızı düşünmeye zahmet etmedik."

 Yeni dünyada hayatın her alanına kurallar hakim. Çalışan sınıfın çocukları belirli bir yaşa gelincee hipnoz edilerek dakik ve güvenilir makineler haline getiriliyor. Böylece düşünmeye fırsatları olmuyor; düşünce özgürlükleri ellerinden alınıyor. Bütün şehirler de birer hapishaneye dönüşmüş durumda. İnsanlar her türlü zevkten mahrum bir hayatın pençesine düşmüş. Sadece zenginlerin hayatının önemli hale geldiği bir çağın içindeler.

"Doğuyorlar, baskı altında yaşıyorlar ve sonunda ölüyorlar."

 İdealler ve ihtiyaçların değişmesiyle alışkanlıklar da değişmiş. Medeniyetin "gelişimi" zenginler için acıyı ortadan kaldırıp bir zevk dünyası ortaya çıkarmış. Dünyanın en zengin insanı olan Graham da devrimci güçler ve Konsey arasındaki savaşın ortasında bulur kendini. Graham diğer zenginlerden farklıdır çünkü o özgür yaşamın ne olduğunu görmüş bir zengindir. Toplumsal adalet terazisinin bir yana daha ağır bastığının farkında olan ve bundan hoşlanmayan bir zengindir.

"Tüm erkeklerin ve kadınların, özgürlük ve barış içerisinde yaşayabileceği bir dünyanın hayalini kuruyorduk. Ne oldu bizim umutlarımıza?"

 Tarihte yazılan ilk distopya Efendi Uyanıyor. Mükemmel değil ama kendini okutuyor. Wells, bu kitabıyla geçmişten geleceğe bir selam vermiş. Gelir eşitsizliğin yükselişte olduğu, orta sınıfın giderek eridiği günümüzde özellikle çok daha anlamlı bir kitap haline geliyor Efendi Uyanıyor. İnsan yaşadığı dönemle olan benzerlikleri fark edince bir distopyanın içine düşmüş haline üzülüyor doğrusu. Çünkü Wells'in oldukça yerinde öngörüleri ve tespitleri var. 


 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

Devamını Oku »

16.03.2019

DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ ~ MARGARET ATWOOD

  Kitap Fiyatı: ₺  21,94 [ 01/09/2018 ]  - Kitapyurdu    

 The Handmaid's Tale, dizisi ile hem okuyucuların hemde dizi seyircilerinin dünyasında büyük bir ün sahibi oldu. Ancak ben her zaman olduğu gibi kitap, diziyi döver diyerek hem diziyi izledim hem kitabı okudum. Doğrusu dizi daha iyi olamaz gibi geldi bana, ama kitap, tabiki de diziyi döver. 😁
 Margaret Atwood, ütopya ve distopyayı birleştirerek  'üstopya' adını verdiği romanlar yazıyor. Açıkçası ben bu kitabın ütopik bir tarafını göremedim. Benim için tamamen distopik bir kitaptı. ☁
 Gilead Cumhuriyeti oldukça katı bir şekilde yönetildiği için insanlar fısıldayarak konuşmaya, içlerinden geçenleri anlatmaya korkuyorlar. Kitabımız da zaten Fredinki'nin (dizide Offred) monologlarından oluşuyor aslında. Karakterimizin asıl adı June, ancak Komutanı Fred'in damızlık kızı olduktan sonra Fredinki oluyor. Hiçbir Damızlık Kız birbirinin gerçek adını bilmiyor. Çünü gerçek adlarını birilerine söylemek rejime isyanla eş anlamlı ve bunun sonu da duvarda asılmak. Ve June, her şeye rağmen yaşamak istiyor.

" Birden fazla özgürlük çeşidi vardır, derdi Lydia Teyze.* Bir şeyler yapma ve bir şeylerden sakınma özgürlüğü. Anarşi günlerinde, bir şeyler yapma özgürlüğü vardı. Şimdiyse size sakınma özgürlüğü veriliyor. Azımsamayın bunu sakın. "

 (*Lydia Teyze, Kırmızı Merkez'de Damızlık Kızları eğiten kadın.)
Anarşi günleri ile kastedilen zaman diliminin günümüz olduğunu söyleyebiliriz. Kadınların erkeklerle eşit olduğu günler kastediliyor yani. Sakınma özgürlüğü nedir peki? Hiçbir erkek yolda yürürken size laf atamaz mesela. Çünkü sonunda kesinlikle kötü bir şeyler olur. Bu güzel evet, kadınlar yolda rahatsız edilmeden yürüyebilirler. Ama o yolda nasıl yürüyorlar? Bir kere yolda yürümek için kesinlikle belirli saatleri var, başları eğik olmak zorunda. Ayrıca Damızlık Kızlar ikili gruplar halinde yürümek zorunda ki birbirlerini gözetleyebilsinler. Muhteşem bir gözetleme sistemi kurmuşlar. Herkes, herkesi ispiyonlayabilir; kimse güvenilir değil.
 Özgürlük ve insanların asimile edilmesi kitapta çok net aktarılmış. Bir gün alışveriş yolundayken bir grup turist görüyorlar. Etek boyu hemen diz altında, topuklu ayakkabı giymiş, siyah saçlı, kırmızı rujlu Japon turistler June'u ve alışveriş arkadaşını hem büyülüyor hemde tiksindiriyor. Sonra da şöyle düşünüyor: " Büyülendik, ama tiksindik de. Çıplak gibiler. Çok kısa sürmüş fikrimizi değiştirmemiz, bu tür şeyler hakkında. Sonra düşünüyorum: Eskiden bende böyle giyinirdim. Özgürlüktü bu. "

 " Şimdi bütün çocuklar isteniyor, ama herkes tarafından değil. " 

Gelelim Damızlık Kızlar'ın varlık amacına: Bir şeyler yapma özgürlüğü varken nüfus tehlikeye girmiş. Gerek doğum kontrol yöntemleri gerek kürtaj ve gerekse besinlerdeki maddelerden dolayı doğum ve sağlıklı doğum azalmış. Gilead Cumhuriyeti doğum oranını arttırmak bahanesini temel alarak kadınların bütün haklarını ellerinden alıyor ve onları erkeklerin insafına bırakıyor.
 Tabi Damızlık Kızlar'ı hem erkeklerin hemde Eşler'in insafına bırakıyor. Evli ve yüksek konum sahibi ancak çocuk sahibi olamamış çiftlere Damızlık Kızlar atanıyor. Onlardan çocuk doğurup, aileye bırakıp başka bir ailede aynı şeyi yapmaları bekleniyor. Ve çocuğu olan kişiler diğer herkes tarafından hasetle karşılanıyor. Çünkü sonunda çocuk sahibi olan adam daha da yüksek bir mevkiye kavuşuyor, hayat standartları yükseliyor.

" Ne mezar taşlarına ne de kiliseye iliştiler. Onları rahatsız eden şey, daha yakın tarih. "

Gilead Cumhuriyeti geleneksel değerlere dönüyor. Cumhuriyet dediğime bakmayın, lafta cumhuriyet. Erkek egemenliğini geri getirip kadınları ikinci ve Damızlık Kızları da üçüncü sınıf vatandaş yapıyorlar resmen. Yazmayı bırakın okumayı bile yasaklıyorlar kadınlara. Kadını kendi vücudundan tiksindiren bir anlayış yaymayı amaçlıyorlar. İnsanları beynini adım adım yıkıyorlar. Kutsal kitapları İncil'de yazmayan şeyleri yazıyormuş gibi yayıyorlar. Ki bunlar her zaman kadınların kötülüğüne oluyor.
 Yazar vaiz verenleri önceki zamandaki işadamlarına benzetiyor. Bunu okuduğumda ilk aklıma gelen şey savaş çıktığında insanlara cennetten toprak satan din adamlarıydı. O zamanlara dönülmek, insanlar, özellikle kadınlar kontrol altına almak isteniyor.

" Umut yok. Nerede olduğumu biliyorum, kim olduğumu ve günlerden ne olduğunu. Böylece sınıyorum kendimi, aklım başımda. Akıl sahip olunacak değerli bir şey; bir zamanlar insanların para biriktirdiği gibi biriktiriyorum onu. Saklıyorum, zamanı geldiğinde, elimde yeteri kadar olacak. "

 Umut yok dese bile zamanı geldiğinde diyerek içinde bir umut besliyor June. Zaten başka nasıl aklını kaçırmadan yaşayabilir ki?
 Öncelikle bazıları için büyük bir spoiler kabul edilebilecek bir şey söyleyeceğim; bu bir kurtuluş kitabı değil. Durum kitabı. İçinde kurtulmak için örgütlenme, hararetli tartışmalar yok. Elbette rejim içinde olan ufak tefek hareketlilikler aktarılıyor ancak bu kitap özellikle bunları anlatmak için yazılmamış.
 Bunun dışında ben dizide June karakterini hiç sevmemiştim, hatta uyuz olmuştum. 😁 Çok hareketsiz ve şapşal gelmişti bana. Ama okuyunca anladım içindeki hareketliliği, bedenini uysallaştırıp içinden nasıl isyan ettiğini.
 Kitabın özellikle kadınlar tarafından okunması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü günümüzde de kadın ve erkek bir mücadele içinde, bu kadar keskin değil tabiki. Ancak kadınları kendilerine getirecek ve bence haklarını daha da tutkulu savunmalarını sağlayacak muhteşem bir kitap Damızlık Kızın Öyküsü.

" Nolite te basterdes carborundorum. "*

*O piçlerin seni unufak etmelerine izin verme.





 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

Devamını Oku »

14.07.2018

MARSLI ~ ANDY WEİR

  " O, DÜNYANIN EN ÜNLÜ ADAMI. SORUN ŞU Kİ, DÜNYA'DA DEĞİL. " 

 Issız bir adaya düşerseniz yanınıza alacağınız üç şey nedir? Peki ya ıssız bir gezegene? Benim yanıma alacağım TEK şey Mark Watney olabilir! Mark Watney, Ares 3 programıyla Mars'a gönderilen ilk insanlardan birisi. 6 kişilik mürettabatın en düşük rütbelisi. Bu durumda yetkinin Mark'a geçmesi için hayatta kalan son kişi olması gerekiyor. Ve bilin bakalım n'oluyor? Yetki Mark'a geçiyor!
 Kum fırtınası nedeniyle iptal olan Ares 3 görevinden dönmek için uzay araçlarına dönerken Mark yaralanır ve fırtınanın içinde kaybolur. Arkadaşları ise onun öldüğünü düşünerek arkalarında bırakırlar. Böylece Mark, Mars'ın tek vatandaşı haline gelir.
 Mars için kızıl gezegen de olarak bilinen soğuk bir çöl diyebilirim. Farklı iklim koşulları, Dünya'dan milyonlarca km uzakta olması nedeniyle imkanlarının kısıtlı olması ve yalnızlık; hayatta kalma savaşının en büyük düşmanları. Koskoca gezegende yapayalnız kaldığınızı düşünün. Ah, bütün dünyanın sizin öldüğünüzü sandığını da unutmayın. Ne hissedersiniz? Pes etmeye ne kadar yakın olurdunuz?
 İşte bütün bunlara rağmen pes etmeyen Mark, eğer bir gün ölürse diye bir günlük tutmaya başlıyor. Çünkü aslında ölüme ne kadar yakın olduğunu da biliyor. Bizler de bu günlüğü okuyoruz. 

 " Mars ve salaklığım sürekli beni öldürmeye çalışıyor. " 

 Mark Watney, bir botanist ve makine mühendisi. Yani hayatını kurtaracak temel bilgilere sahip. En büyük problemi ise yiyecek. Tam bu noktada 'gezegenin en iyi botasnisti' olarak yeteneklerini konuşturacak Mark.😁 Mars'ın kralı Mark Watney! 😁😁
 2 ay sonra tesadüf eseri Mark'ın yaşadığı ortaya çıktığında Dünya'nın ne kadar karıştığını tahmin edebilirsiniz bence. 3 ay sonra ise Mark ve keskin zekası sayesinde iletişim kuruyorlar. Ancak Mark yalnız kaldığı süreç boyunca umudunu ve espiri yeteneğini hiç kaybetmiyor. Tam her şey yoluna girdi derken her şey alt üst olsa bile hemde. O yüzden bu karakteri çok sevdim. Canım Watney.😍
 Kitap çok akıcı ve eğlenceli, her ne kadar dramatik bir olay yaşansa da. Kitabın en çok bu yönünü sevdim: Karakter asla neşesini kaybetmiyor. Okuyucuyu gülümsetmeyi hep başarıyor. Ayrıca bunu uzaya dair detaylı bir kullanırken başardığını da belirtmek isterim. Alkışlar yazarımıza.👏👏👏

 Filme gelirsek; öncelikle film yerine her zaman kitabı tercih ederim. Tercihim yine değişmedi. Kitap, filmi bildiğiniz döver. Kitabı okumadan filmi izlemedim. Çünkü hayal gücümün kısıtlanmasını istemedim açıkçası. Henüz kitabı okumayan ve filmi izlemeyenler varsa da önerim bu yönde. Çünkü filmi izlerken kitabı okumasaydım anlamazdım, dediğim çok sahne oldu. Zaten film, kitabın özetinin özeti gibi olmuş. Kitapta olan bazı şeyler, bence önemli şeyler, hiç olmuyor. Bu açıdan film beni biraz hayal kırıklığına da uğratmadı değil. Ama 2 saate 416 sayfayı sığdırmalarını beklemek de zor tabi. Son eleştirim de kitaptaki eğlenceli dilin filmde buharlaşması.

 Goodreads okuyucuları tarafından 2014'ün en iyi bilimkurgu romanı seçilen kitap bunu sonuna kadar hak ediyor. Eğer bilimkurgu meraklısıysanız ya da okumak için farklı ve eğlenceli bir kitap arıyorsanız, tebrikler! Aradığınız kitabı buldunuz!

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 
Devamını Oku »

6.01.2018

FAHRENHEİT 451 ~ RAY BRADBURY

   Kitap Fiyatı: ₺ 9,75 [ 04/03/2016 ]  - D&R   

 Ray Bradbury'nin geçmişten ilham alarak yazdığı Fahrenheit 451 korkutucu bir geleceği anlatıyor. Hitler ve Stalin'in kitap yakması, mitolojik merakı ve 1680 yılında Salem'deki büyükannesi Mary Bradbury'nin yargılanıp yanmaktan kurtulduğu cadı avı yazarımıza ilham veriyor. Doğrusu burada benim en çok dikkatimi çeken şey 1680'deki büyükannesini bilebilmesi. Şahsen ben anneannemden önceki nesil hakkında bile doğru düzgün bir şey bilmiyorum.😵

 Kitaba döndüğümüzde ise karşımıza kitap yakan itfaiyeciler çıkıyor. Dönemin itfaiyecileri sadece kitap yakıyor. Çünkü kitap okumak yasak.😳 Evler yanmaz bir özellik kazanmış ve insanlar eskiden itfaiyecilerin yangın söndürme gibi bir işlevleri olduğuna inanamıyor. Bu durum bize bir kelimenin işlevine göre kullanımının ne kadar değişebileceğini gösteriyor diyebiliriz.
 Fahrenheit 451; kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu sıcaklık derecesidir. Bu yüzden kitaba daha mükemmel bir isim de düşünemiyorum doğrusu.
 Montag, kitap yakmaktan haz alan itfaiyecilerden biriyken bir gün Clarissa adında 17 yaşındaki bir kızla tanışıyor. Clarissa düşünmeyi bilen özgür iradeye sahip bir birey. Ancak bu topluma aykırı bir karakter. Montag, Clarissa sayesinde gerçekten mutlu olmadığını fark ediyor. Kitabın bir çok yerinde Montag'ında belirttiği gibi mutlu olmak için her şeye sahipler ama bir şeyler eksik ve eksik olan tek şey yıllardır yaktıkları kitaplar. İnsanlar kitap okumadığı/okuyamadığı için düşünmeyi, özgür iradeleriyle gerçekten kendileri için karar vermeyi bilmiyorlar. Bu durum devlet tarafından televizyon ile örtbas ediliyor. Televizyonun kontrol altında tuttuğu bir topluma dönüşmüş durumdalar. Kitap aslında televizyon kitaba karşı konusunu ele alıyor. Televizyon insanları aptala çevirirken kitap onları düşünmeye sevk ediyor. Clarissa psikiyatristinin neden dışarı çıktığını, ormanda bisikletle dolaştığını, kuşları seyrettiğini ve kelebekleri topladığını bilmek istediğini söylüyor. Bunlar bizim için normal davranışlarken Bradbury'nin distopyasında deli saçması olarak görülüyor. Bunlar karşısında Montag, genç kızı bir yaşlı gibi konuşmakla itham ediyor. Çünkü yaşlılar gibi Clarissa da düşünmeyi biliyor. Ancak Montag düşünmenin nasıl bir şey olduğunu hiç tatmamış, sürekli olarak yönlendirilmiş bir birey. Çünkü devletin mottosu daha çok topluluk ruhu, daha az düşünme. 
 Toplumun hedefi ise her zaman mutlu kalmak. Ancak Bradbury bu durumu devletin değil; teknoloji ve kitlenin sömürüsünün, azınlıkların baskısının bu hale getirdiğini söylüyor. Başta baskı, uyarı ve sansür yoktu, diye de belirtiyor. 
 Mutlu olma hedefine ulaşmak için herkesin eşit olması gerekir. Eşitlik için ise bütün insanlar farklılıklarından sıyrılıp birbirine benzemek zorundadır. Kitaplar düşünmeyi sağlayarak farklılıkları ortaya çıkardığı için eşitliğe engel olurlar. Bu nedenle de kitaplar tehlike olarak görülmektedir. 
 Montag'ın karısı Mildred toplumun örnek vatandaşı olarak tanımlanabilir. Televizyona ve uyku haplarına bağımlı olarak hayatını sürdüren Mildred'in en büyük arzusu evlerine yeni bir televizyon daha almak. Ancak bir gün Mildred bilerek ya da bilmeden intihar eder. Eğer bilerek intihar ettiğini düşünürsek ne kadar boş yaşadığının farkında olan, düşünmekten vazgeçemeyen ve bu hayata katlanamayan bir birey olduğunu fark ettiğini söyleyebiliriz. Ancak eğer bilmeden yani hapları içtiğini unutup tekrar tekrar içtiğini düşünecek olursak sistemin onu gerçek bir aptala çevirdiğini ya da bilinçaltının onu yönlendirdiğini söyleyebiliriz. 
 Mildred'in intiharı için eve doktor bile gelmiyor. Böyle şeyler çok olduğu için teknisyen diyebileceğimiz iki kişi gelip kadının kanını değiştiriyor ve gidiyor. 
 Yangına karşı sigorta yaptıran bir şirket kuran Benjamin Franklin bu distopyada ilk itfaiyeci olarak geçiyor. 
 Montag'ın kitap saklamasıyla olayların gidişatı değişik bir hal alıyor.
 Fahrenheit 451 opera ve film olarak da sergilenmiş bir eser. Filmi izlediğim için film ile kitap arasındaki tek benzerliğin genel konusu olduğunu söyleyebilirim. Film biraz daha yüzeysel kalmış ve bazı karakterler eklenmemiş, bazı karakterler değiştirilmiş olarak önümüze sunulmuş. Bu nedenle orijinal bir eser olarak kitabı okumanızı daha çok tavsiye ederim. Çünkü filmde yakaladığınız bazı çelişkiler kitapta açıklanıyor diyebilirim.
 Kitapların insanları kötüye sürüklediği düşünülen bir distopyayı okumak zaman zaman insana değişik gelse de kitapların önemini hatırlatıyor bize. Yeni yıla böyle bir kitapla başlamak istememin nedeni de bu: Kitapların insanların için ne kadar önemli olduğunu kavrayabilmek. Yani kitap severler için mükemmel bir distopya.

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 
Devamını Oku »

24.12.2017

KARANLIĞIN SOL ELİ ~ URSULA K. LE GUİN

 Ursula K. Le Guin sadece kendine ait bir dünyası değil, kendine ait bir evreni olan yazar. Muhteşem bir zeka. Bu zeka insana hayran olmamak gibi bir seçenek bırakmıyor. Bir romancının işi yalan söylemektir, diyor Ursula ve bize bu kitabıyla muhteşem yalanlar söylüyor. 
 Düşünsenize Kış olarak adlandırdığınız gezegene tek başınıza bir dünyalar birliğini temsil eden Ekumen adına gönderiliyorsunuz. Hava sizin için hep soğuk. Onlar için yaz sizin dünyanızda kış. Ve kışları sizin için neredeyse ölümcül bir soğuk demek. İnsanları sizden daha kısa ve çift cinsiyetli. Neler hissederdiniz? Neler düşünürdünüz? Ya da en önemlisi başınıza neler gelebilirdi?
 Ursula K. Le Guin, böyle bir gezegende Genli Ai'nin başına gelenleri anlatmış Karanlığın Sol Eli'nde. İlk önce "L" harfini söyleyemediği için ona Genri Ai diyen Karhidelilerin ülkesine giden elçimiz burada iki yıl kadar kalıyor. 
  Kış gezegenine Gethen de deniyor. Ben kitabı okurken kafamı en çok karıştıran şeyler bunlardı; Kış, Gethen, Karhide hangisi ülke, hangisi gezegen ancak kitabın ortalarında çözebildim. Karhide ve Orgoreyn ise iki farklı ülkenin adı. Başka ülkelerde var ama ön plana çıkan iki ülke Karhide ve Orgoreyn.
 Elçiye bu iki ülkede de inananlar ve sahtekar olarak görenler çıkıyor. Sahtekar olmadığını ispatlamak için sabırla uğraşan elçimiz Genli Ai, ilerlemenin önemli olmadığı Kış halkı için, özellikle Karhideliler, bir sapkın. Kış halkı sadece kemmer denilen bir dönemde cinsel özelliklere sahip oluyor ki kimin kadın kimin erkek olacağı da önceden bilinmiyor. Bu sürekli değişiklik gösteren bir durum. Genli Ai sürekli kemmerde olduğu için onu sapkın olarak görüyorlar. Bu toplumda tecavüz diye bir şey de yok. İnsan sadece insan olarak görülüyor; kadın-erkek olarak ayrımcı davranışlarda bulunulmuyor.


 Gethen'de kavga, cinayet, çatışma  olsa bile savaş diye bir şey yok. Savaş için bir kelimeleri bile yok. Oysa ki kar yağışını tanımlamak için onlarca kelimeleri var. Çünkü insanlar sadece ihtiyaç duydukları kelimeleri oluştururlar. Hiç savaş olmayan bir yerde neden savaş gibi bir kelime ihtiyaç olsun ki?
 Karhide başbakanı Estraven, Karhide bir millet değil, bir aile kavgasıdır diyor. 
 Biseksüel bir toplumda kendisine benzemeyen insanların arasında kalan elçinin yine en yakın olduğu kişi Başbakan Estraven. Ona her ne kadar güvenmese de Estraven ülkesinin bir dönüm noktasından geçtiğini fark eden tek kişi. Elçinin ona güvenmemesinin nedeni ise kültür farklılıkları. Estraven, elçinin gururunu incitmeden yardım ettiğini düşünürken elçi onun bu hareketlerini sinir bozucu buluyor. Kendisine yardım etmediğini düşündüğü bu başbakana da hiç güvenmiyor. 
 Karhideliler için şifgretor olarak bilinen gurur diye çevirilebilecek ama insanları daha hassas olmaya iten bir durum var. Birbirlerinin şifgretorlarına hakaret etmemek için her şeyi ince ince düşünüyorlar. Elçi de bu şifgretora hakaret etmeden Karhide'yi 80 dünyanın katıldığı Ekumen'e katılmak için ikna etmeye çalışıyor. Fakat onun dünyasında böyle bir şey olmadığı için içten içe oldukça zorlanıyor.
 Orgoreyn ise bizim toplumlarımıza daha yakın bir toplum. Daha gelişmiş ve kontrolcü bir yapısı var. İletişim ve haberleşme bile devletin kontrolü altında. Devlet ile kastettiğim şey de yöneticiler değil, bu yöneticilerden çok daha güçlü bir konumları olan sarflar. Orgoreyn biraz daha modern dünyadan nasibini almış; entirika, yalan, nabza göre şerbet vermeyi bilen bir ülke. 
 Bütün bunlar Genli Ai için oldukça karmaşık ve zorlu bir süreçti. Aslında hiçbir dünya kendi içinde karmaşık değildir, gözlemleyenin sistemi içinde karmaşıktır. Çünkü yazılı ve özellikle yazısız normları farklıdır. Bütün bunlara uyum sağlamaya çalışmak herkes için zorludur. Karhide ve Orgoreyn'de bile değişen yazılı ve yazısız normlar, yani sistem, büyük farklar gösterir. Çünkü bütün sistemler kendi adına hareket eder ama diğerlerinin hareketlerini göz önünde bulundururlar.
 Zihni oldukça zorlayan bir kitaptı. Yazar o kadar detaylı bir dünya oluşturmuş ki bunları sindirmek için bazı şeyleri tekrar tekrar okudum. Öyle akıp giden bir kitap değildi belki ama insana gerçek anlamda bir şeyler öğreten, kafasını çalıştıran bir kitaptı. Bilim kurgu meraklılarına şiddetle tavsiye ederim.
 
 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 
Devamını Oku »

14.10.2017

DÜNYAYA ORMAN DENİR ~ URSULA K. LE GUİN

   Kitap Fiyatı: ₺ 10,64 [ 07/10/2015 ]  - D&R   

 Ursula K. Le Guin bilim kurgu türünün önemli bir yazarıdır. Bilimsel yönü ağırlıklı olmasa bile gezegenler arasılık, insanların değişimi - ilerleyişi (gerçi kime göre-neye göre ilerleyiş?) anlatarak fantastik bir dünya oluşturuyor, bu da onu bilim kurgu dünyasında önemli bir yere oturtuyor. Le Guin'in dili ağır değil, öyle süslü sözcükleri yok ama anlatmak istediğini yalın ve akıcı şekilde anlatıyor.



 Kitabın ilk bölümü daha çok nasıl bir evrenin içerisinde olduklarını anlatmak için yazılmış bir bölüm. Doğrusu ilk bölümde öyle ilgi çekici bir olay yoktu, daha çok durum anlatılıyordu diyebilirim. Ancak ilk bölümün son sayfalarında olaylar ilginç bir hal almaya başlıyor.


Gezegenleri insanlar tarafından ele geçirilmiş Atsheliler (yaratıkçıklar da deniyor, ancak bu ırkçı bir söylem olarak görülüyor), köle olarak kullanılıyor. Bunun adı her ne kadar gönüllü yardım hizmeti olarak geçse de öyle olmadığını anlatıyor yazar bize. Atsheliler barış yanlısı bir toplum olarak onlara gezegenlerine kabul ediyorlar. Ancak insanlar onların bu davranışını suistimal ederek Atshelilere tecavüz ediyor, şiddet uyguluyorlar. Her iki ırkında birbirini çocuk gibi gördükleri söylenebilir sanırım. Ancak Atsheliler artık şiddet ve tecavüzden bıkmış durumdadır, bu yüzden de insanlara kendi silahlarıyla karşılık vermeye karar verirler. 

 Yüzbaşı Davidson bütün canlılardan üstün gördüğü insan ırkını korumak için oldukça büyük bir uğraş gösteriyor. Gerçi Davidson sadece gezegenler arası değil, dünya içinde de ırkçı olan bir asker. Kendi değerlerini korumak ve kendini haklı çıkarmak için şiddete başvurmaktan kaçınmıyor. Yaratıkçık olarak adlandırdığı Atshelilerin bulundukları gezegenin asıl sahibi olması umurunda değil. Umurunda olan tek şey gezegeni sömürmek.

 İnsanlar kendi dünyalarında orman kalmadığı için başka gezegenlere gidip ormanları kesiyor ve kereste elde ediyorlar. 4 yıl öncede Atshelilerin gezgenine yani Yeni Tahiti'ye gelmişler. Yeni Tahiti'nin ataerkil bir toplumu yok. Onlarda kadınlar yönetimde ön plana çıkıyor ve hatta insanların gezegenlerine erkekleri değil kadınları göndermeleri gerektiğini düşünüyorlar. Çünkü onlara göre göç edilecek yeri kadınların hazırlaması gerektiğine inanıyorlar; yuvayı dişi kuş yapar misali. 
 Atshe dilinde çöl kelimesinin bir karşılığı yok, çünkü onların dünyasında çöl yok. Ağaçlar onların dostu, yuvası. Yeni Tahiti'nin özü orman ve insanlar ormanlarını, yuvalarını yok ediyor. Atshe dilinde dünya kelimesi aynı zamanda orman anlamına da geliyor. Yani orman onlar için hayat demek. İnsanların aksine ormanları kesip ev yapmıyorlar, ormanları evleri olarak görüyorlar. Köylerinin, şarkılarının adları ağaçlarla ilgili oluyor. 

 Kitapta mükemmel karakter diye bir şey yok. Selver ve Lyubov kitabın iyi karakterleri olsalar bile mükemmel değiller. Le Guin belki de insanlığın içindeki şiddeti yansıtmak için şiddet dolu bir roman yazmış. İnsanların sadece kendilerinden olanı kabul ettiğini ve diğerlerini ötekileştirdiğini göstermiş. Nüfusu 3 milyon olan Atsheliler ile birkaç bin insanın savaşını anlatmış kitabında. Aslında kitapta bir ırka öldürmeyi öğreten insanlık anlatılıyor diyebiliriz. 

 Kitabın Vietnam Savaşı'na göndermelerde bulunduğu bariz biçimde belli oluyor. Ancak kitap sadece bununla kalmıyor, Kızıl Derililerin de aynı şeyleri yaşadığını ima ediyor. Kitabında dünyamızda yaşadığını bildiğimiz tipte karakterler anlatılıyor, yani uzak gelecekte böyle şeylerin yaşanması acı bir şekilde olasılıklar dahilinde.😔 Güzel bir kitaptı, 130 sayfa birkaç saat içinde bitiyor zaten ve yazar ilk bölümden sonra şimdi ne olacak sorusunu okuyucunun kafasına sokmayı başarmış. Gelecek güzel günlerin bizi beklemesi dileğiyle...
 

 Bir sonraki kitapta görüşmek üzere.❤ 

  
Devamını Oku »

10.12.2016

1984 / GEORGE ORWELL

 Kitap Fiyatı: ₺ 18,20 [30/09/2016 ] - Kitapyurdu  

1984 distopik bir roman, hatta distopyanın en iyi örneklerinden biri. George Orwell bu romanı veremle savaşırken yazmıştır. Stalin ve Hitler'i görmüş olduğundan bu isimlerin eylemleri romanına ilham kaynağı olmuş. Çünkü kendisi de kitabında komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş olan bozukluklara değindiğini söyler. Zaten Orwell kitaplarında hayat tecrübelerinden oldukça yararlanmıştır. Hatta bir kitabının otoiyografi olup olmadığı hala tartışılmaktadır. 1984, çok zekice kurgulanmış bir kitap. Kitabı okurken gözlerimin önünde sürekli gri bir şehir vardı, yani öyle bir yaşatıyor ki size o dünya içinize işliyor. Belki de bunun nedeni artık bu tip bir şeyin çok kolaylıkla yapılabileceği düşüncesi olabilir.
  Açıkçası bu distopyanın bir gün bizim gerçek hayatımız olma olasılığı beni korkuttu. Okyanusya Büyük Birader (Big Brother) tarafından yönetilen bir ülke. Büyük Birader'in her yerde gözleri vardır, her şeyi duyar ve bilir. Zaten her yerde " BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜSTÜNDE " yazılı posterler asılı. Burada ne zaman izlendiğinizi anlamanız imkansız. Evlere kadar yerleştirilen tele-ekranlar sayesinde insanlar her an izleniyor. Teknoloji ile insanlar kısıtlanıyor, özel hayat diye bir şey yok. Yani Okyanusya bir denetim ve gözlem toplumu. 
 Parti'nin birçok sloganı var ama benim en çok dikkatimi çeken şu oldu: " Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar. ". Parti de zaten tam olarak bunu yapıyor. Geçmiş günü gününe, dakikası dakikasına güncelleniyor. Böylece Parti'nin yanlış tahminleri, çelişkili cümleleri kayıtlardan siliniyor ve tek doğru Parti'ymiş gibi yeniden yazılıyor. Zaten baş karakterimiz Winston da böyle bir iş yapıyor. Parti'nin en büyük hedeflerinden biri dili en aza indirgemek. Buna yenisöylem adını veriyorlar ve Orwell'ın hiç üşenmeyip kitabın en arkasına yenisöylem sözlüğü koyması ona karşı ayrı bir saygı duymamı sağladı. Adamın hasta yatağında bu kadar özen göstermiş olması benim için gerçekten hayranlık uyandırıcı bir şey. 
 Yenisöylemin tüm amacı düşüncenin ufkunu daraltarak düşünce suçlarını, Parti'ye karşı oluşabilecek fikirleri engellemek. Okyanusya'da çocuklar Parti'ye hizmet etmek için doğuyor. Bu yüzden çocuklar da okullarda aldıkları eğitimlerle beyinleri yıkanarak ailelerinden çok Parti'yi seviyor. Proleterler grubuna ise dışarıdan bakıldığında gözüken bir müdahaleleri yok, özgürler. Ancak okudukları kitaba, söyledikleri şarkılara kadar her şeyi aslında Parti belirliyor. Açıkçası ben bunun nedenini her iktidarın karşısında bir dirence ihtiyaç duymasına bağlıyorum. Bu yüzden Proleterlerin de burada direnç olarak özellikle oluşturulmuş bir kesim olduğunu düşünüyorum. Okyanusya başka halklarla sürekli bir savaş halinde. Her ne kadar bu savaşların tarafları sürekli değişse de yeniden yazımlarla halk bunu anlamıyor. Çünkü biz bile yazılı olana inanmak varken hatırladığımız şeye inanmayız. Bu savaşın sürekli devam etmesinin nedeni olarak da halkı denetim altında tutmayı kolaylaştırması gösteriliyor. Savaş yüzünden olağanüstü bir hal var ve bu yüzden her an her şey olabilir düşüncesine sahip olan halkı kandırmak bile daha kolay oluyor. 
 Okyanusya'da insanlar hiç var olmamış gibi bir anda ortadan kayboluyor ve herkes böylece o kişinin Parti'ye karşı suç işlediğini anlıyor. Sanki o hiç hayatlarında olmamış gibi yaşamlarına devam ediyorlar. Bunun en büyük nedeni ise korku. Korku ve nefret Okyanusya'ya hakim olan duygular. Ancak iyi olan her şeyin kaynağında Büyük Birader vardır. Büyük Birader'in doğum tarihi belli değil ve asla da ölmeyecektir. Burada yapılan vurgulardan anladığım kadarıyla Büyük Birader'in birkaç nesil sonra -yeniden yazılan tarih sayesinde tabiki- ezeli ve ebedi olarak gösterilmesi Parti'nin en büyük hedefi.
Devamını Oku »